Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Prof. Dr. İhsan Doğramacı  (Okunma sayısı 6893 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şubat 27, 2010, 05:55:55 ös
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 580
  • Cinsiyet: Bay


Türkiye'nin tarihinde bana göre önemli olan bir insan olduğu için bu başlığı burada açma gereği duydum. Bildiğiniz üzere kendisi 25 Şubat 2010 da sabaha karşı saat 02.00 sularında vefat etmiştir. Türkiye için büyük bir kayıp. Bir çok üniversitenin yapımı için yardımda bulundu ve kendi kurduğu Hacettepe ve Bilkent Üniversiteleri şu an Türkiye'nin birer bilim merkezidir. Kendisi hakkında atıp tutan bir çok insan vardı ve onların hiçbirine karşı bir kötülük yapmadı ve bundan da hiç bir şekilde pişman olmadığını Hacettepe Üniversitesi öğrencileriyle sohbet ederken belirtmiştir. Kendisine Allah'tan rahmet diliyorum. 95 yılını dolu dolu ve bu ülke için birşeyler yaparak yaşadı. İyi ki yaşadı.

Taziye Defteri: http://www.taziye.bilkent.edu.tr/

Videoları: http://video.bilkent.edu.tr/hocabey/


Hayatı

İhsan Doğramacı, bundan 95 yıl önce, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun parçası olan Kuzey Irak'ta, Erbil'de doğdu. Nüfuzlu bir Türkmen ailesinin oğlu olan İhsan'ın babası Doğramacızade Ali Paşa, Erbil belediye başkanı idi. Annesi İsmet Hanım, uzun yıllar Osmanlı Meclis-i Mebusanında Kerkük mebusu olarak görev yapmış Kırdarzade Mehmet Ali Bey'in kızıydı.

İhsan Doğramacı, 1942 yılında Ayser Süleyman'la evlendi. Ayser Hanım, Osmanlı Sadrazamı Mahmut Şevket Paşa'nın yeğeni ve Osmanlı Ordusu Müşiri Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa'nın torunudur. Babası Hikmet Süleyman Bey 1930'larda Irak başbakanı olarak görev yapmıştı. Ayser ve İhsan Doğramacı'nın üç çocuğu oldu: Şermin, Ali ve Osman.

Ailevi değerleri, Doğramacı'nın yaşamında her zaman önemini korudu. Bununla birlikte, seçtiği meslek onu Erbil'den uzağa, zengin bir toprak sahibinin geleneksel uğraşlarının ötesine taşıdı.

Erbil'deki Türkçe ilköğreniminin ardından Beyrut Amerikan Kolejini ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Ankara'da, Profesör Albert Eckstein'ın yanında pediatri uzmanı olduktan sonra, Amerika Birleşik Devletleri'nde Harvard Üniversitesinde ve St. Louis'teki Washington Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı.

1947 yılında ailesiyle birlikte Ankara'ya yerleşti. Amerika'da incelediği kâr amacı gütmeyen özel yükseköğretim kurumlarına benzer yapıdaki üniversitelerin Türkiye'de oluşturulmasını daha o yıllarda planlamaya başladı.

Genç çocuk hekimi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde hızlı bir mesleki ve akademik gelişme göstererek 1955 yılında pediatri profesörü unvanını aldı. Aynı yıl, Ankara'nın yoksul bir semtinde Ankara Üniversitesine bağlı Çocuk Sağlığı Enstitüsünü kurdu. 1961 yılına kadar bu enstitüye Türkiye'nin ilk Hemşirelik, Beslenme ve Diyetetik, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ve Tıbbi Teknoloji Yüksekokullarını ekledi. Ardından, aynı üniversitede ikinci bir tıp fakültesi olarak Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesini ve Diş Hekimliği Yüksekokulunu kurma çalışmalarına başladı.

Doğramacı, 1963-1967 yılları arasında önce Ankara Üniversitesi Rektörlüğü, ardından Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı görevlerinde bulundu.

1967 yılında Hacettepe Tıp Fakültesi ile Çocuk Sağlığı Enstitüsüne bağlı yüksekokulları birleştirerek yeni bir üniversite oluşturdu: Hacettepe Üniversitesi. 1975 yılına dek, bugün Türk yükseköğretiminde çok önemli bir yere sahip olan bu üniversitenin rektörlüğünü yürüttü. Rektörlük süresi bittiğinde, Paris Descartes Üniversitesine pediatri profesörü olarak atanma teklifini kabul etti.

1980 yılında, Türkiye'deki yükseköğretim sistemini düzenleyecek yeni bir yasanın hazırlıklarına danışmanlık yapmak üzere Türkiye'den davet aldı.

Onun yükseköğretim reformu önerileri arasında, doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı bir Yükseköğretim Kurulunun oluşturulması da bulunuyordu. İhsan Doğramacı, 1981 yılı sonunda bu kurulun ilk başkanı olarak atandı ve 1992'ye kadar bu görevi sürdürdü.

Reformun ardından, Türkiye'nin yükseköğretiminde önemli ilerlemeler kaydedildi. 1980 yılında yükseköğrenim çağındaki nüfusun yalnızca yüzde 6,3'ü yükseköğretim kurumlarına devam etmekteydi. Bu dönemde, Batı Avrupa'daki oran yüzde 32, komşu ülkelerden Suriye'de yüzde 14, Yunanistan ve Bulgaristan'da yüzde 22'ydi. Son 25 yılda Türkiye'de bu oran yüzde 38,2'ye yükselmiştir. Bilimsel dergilerde yayımlanmış makalelerin sayısına göre uluslararası araştırma sıralamasında ise Türkiye, aynı yıllar içinde 45. sıradan 18. sıraya yükselmiştir.

Doğramacı, Türkiye'de yükseköğretimin gelişmesine öncülük ederken uluslararası bir dil olan müziğin ve sanatın eğitimine de büyük önem verdi.

Vakıflar tarafından kâr amacı gütmeyen yükseköğretim kurumlarının açılabilmesi, 1982 Anayasası'yla hükme bağlandı. Doğramacı, 1984'te, ülkedeki vakıf üniversitelerinin ilki olan Bilkent Üniversitesini kurdu ve üniversitenin Mütevelli Heyeti başkanı oldu.

Bilkent Üniversitesini, diğer vakıf üniversiteleri izledi. Bugün, Türkiye'de bulunan 139 üniversitenin 94'ü devlet üniversitesidir, 45'i ise vakıflarca kurulmuştur.

Doğramacı, Türkiye'de, aralarında Bilkent'in de bulunduğu birçok eğitim kurumu ve hastaneler açmış olan beş vakfın kurucusudur. Bunların dışında, Dünya Sağlık Örgütüne armağan edilmiş bir vakıf olan İhsan Doğramacı Aile Sağlığı Vakfı, 1983'ten bu yana aile sağlığı alanında çalışan başarılı isimlere ödüller vermektedir.

Gerçek bir dünya vatandaşı olan Doğramacı'nın bildiği yabancı diller arasında Almanca, Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce bulunmaktadır.

İhsan Doğramacı, 1946'da henüz 31 yaşındayken Dünya Sağlık Örgütünün kuruluşunda görev alma ve örgütün Anayasası'nı imzalama şansına sahip olmuştur. Türkiye'ye dönüşünün ardından, Dünya Sağlık Örgütü kendisinden dünyanın çeşitli bölgelerinde yeni tıp ve sağlık bilimleri okullarının kuruluşu ile ilgili danışmanlık yapmasını istemiştir. Doğramacı, Kanada Quebec'te Sherbrooke Üniversitesine, Güney Amerika Brezilya'da Brasilia Üniversitesine, Afrika Nijerya'da Ife'ye ve Kamerun'da Yaunde'ye bizzat giderek buralarda tıp merkezlerinin ve okullarının kurulmasına öncülük etmiştir.

İhsan Doğramacı, Dünya Sağlık Asamblesinde altı yıl boyunca Türk delegasyonunun başkanlığını yapmış, 1976'da Avrupa Bölgesi Ülkeleri başkanı ve Asamblenin ikinci başkanı olarak görev almıştır. Sonraki yıllarda, Dünya Sağlık Örgütü Yönetim Kurulu üyeliğinin yanı sıra örgütün birçok danışma komitesinin üyeliklerinde bulunmuştur. Dünya Sağlık Örgütü, Doğramacı'nın hizmetlerinin takdiri olarak kendisini 1981'de Léon Bernard Vakfı Ödülü'yle ve 1997'de "Herkes için Sağlık" Altın Madalyası'yla taltif etmiştir.

Doğramacı'nın aktif olarak katkıda bulunduğu kurumlardan biri de uzun yıllar Yönetim Kurulunda görev yaptığı UNICEF'tir. Kurumun Program Komitesine üç dönem, Yönetim Kuruluna iki dönem başkan seçilmiştir. 1995 yılında UNICEF tarafından Maurice Pate Ödülü ile onurlandırılmıştır. Türkiye'de 1958-2003 yılları arasında UNICEF Millî Komitesi başkanlığını yürüten Doğramacı, 2003'ten sonra komitenin onursal başkanlığı görevine getirilmiştir.

İhsan Doğramacı, 1968 yılında, çocuk sağlığı alanında hizmet veren önemli bir kuruluş olan Uluslararası Pediatri Kurumu başkanlığına seçilmiş, bu kurumda çeyrek yüzyıl boyunca başkan ve genel direktör olarak görev almış, 1992 yılında da kurumun yaşam boyu onursal başkanı olmuştur.

Doğramacı, UNICEF Yönetim Kurulu başkanlığı sırasında Paris'teki Uluslararası Çocuk Merkezinin Danışma Kurulu üyesi olmuş, 1970'ten 1984'e kadar bu görevini sürdürmüştür. 50 yıllık varlığının ardından 1999'da feshedilen merkezi Ankara'ya taşıyarak 2006 yılına kadar başkanlığını bizzat yürütmüş, daha sonra da onursal başkanı olmuştur.

Doğramacı'nın tıp ve sağlık bilimleri alanında yazılmış çok sayıda bilimsel makalesi, kitap bölümü ve kitabı bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı görevleri için teklifler almış olan Doğramacı, sağlık ve eğitim konularındaki çalışmalarına odaklanması gerektiği inancıyla bu teklifleri kabul etmemiştir.

İhsan Doğramacı'nın yaşamı ve gerçekleştirdikleri hakkında yazılmış kitaplar çeşitli ülkelerde değişik dillerde yayımlanmıştır. Başta Adnan Saygun olmak üzere, değerli besteciler, kendisine sonatlar, senfonik eserler ve senfoniler ithaf etmiştir.

İhsan Doğramacı, çok sayıda ödül, madalya ve nişanın sahibi olmuştur. Aralarında Amerika Birleşik Devletleri, Finlandiya, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya ve Mısır'ın bulunduğu 14 ülkedeki 26 üniversiteden fahri doktor unvanı almıştır. Pek çok ülkenin ulusal akademilerine üye olan Doğramacı, dünya çapında 23 ulusal pediatri derneğinin de onursal üyesi olmuştur.

Avrupa Konseyi, 1998 yılında Viyana'da yapılan bir törenle kendisine Barış, Adalet ve Hoşgörü Ödülü'nü vermiştir.

Azerbaycan, Dominik Cumhuriyeti, Estonya, Finlandiya, Fransa, İran ve Polonya gibi birçok devletin başkanı Doğramacı'yı ülkelerinin en yüksek nişanlarıyla taltif etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mısır Parlamentosu ve başka pek çok ulusal kurum, Doğramacı'ya en değerli ödüllerini ve madalyalarını tevcih etmiştir.

Hocabey'in yaklaşık yüzyıllık hayatı, çocuklara, gençlere ve tüm insanlığa hizmet aşkıyla geçmiştir. İdeallerine erişmek yolunda önüne çıkan engellere karşı büyük mücadeleler vermiştir. İhsan Doğramacı, sadece Türkiye'ye değil dünyanın pek çok ülkesine verdiği hizmet ve sunduğu katkılarla, sağlık, eğitim ve bilim için yarattığı kurumlarla daima hatırlanacaktır.

Kaynak: http://www.bilkent.edu.tr

Nur içinde yat Hocaefendi..


Masonlar.org - Harici Forumu

Prof. Dr. İhsan Doğramacı
« : Şubat 27, 2010, 05:55:55 ös »

Şubat 27, 2010, 06:02:09 ös
Yanıtla #1
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 580
  • Cinsiyet: Bay

Doksan Yıllık Yaşamımdan Anılar


Bütün Dünya 2000 dergisinin Nisan 2006 sayısından özetlenerek.

Erbil Kalesi'nde doğdum ve ilkokulu orada Türkçe olarak okudum. O dönemde, ayrıca İngiliz bir hocadan özel dersler alıyordum. Lozan Antlaşması'yla Musul vilayeti İngiliz Mandası'na bırakıldığında Türkçe eğitim yasaklandı. Bunun üzerine ailem, beni, ortaokul ve lise eğitimim için Beyrut Amerikan Kolejine [1] gönderdi. Gurbetteyken sıla hasretini zaman zaman şu satırlarla dile getirirdim:

    Erbil Hasreti
    Gidin dostlar gidin, doğduğum yere,
    Erbil Kalesi'nde mor sümbül vardır.
    Kunyan'ın [2] içinde akar bir dere
    Dere kenarında sarı gül vardır.

    Erbil mektebinde geçti günlerim,
    Orada yeşerdi millî hislerim,
    O demleri anıp şimdi inlerim,
    "İçimde oralı bir bülbül vardır."

    Şimdi kalan tek şey mezar taşları;
    Umutsuz ninelerin gözyaşları;
    Meyus dedelerin çatık kaşları;
    O yangın yerinde soğuk kül vardır.

    Umudunu kesme, gerek yok yasa;
    Sindirilmiş Erbil tekrar uyansa,
    Erbil dilince mektepler açılsa
    Destek olacak bir gönül vardır.
    Hey İhsan kederin başından aşkın,
    "Bitip tükenmeyen elem-i aşkın,"
    Aynaya baktıkça olursun şaşkın,
    Karşında bir mahzun, bir melül vardır.

Aldığım özel derslerin de etkisiyle, kolej eğitimimi normalden daha kısa bir sürede başarıyla tamamladım. Dileğim hekim olmaktı. O sıralarda İstanbul Şehremini Salih Salim Paşa'nın oğlu Vahit ile arkadaşlık ediyordum. En iyi tıp eğitiminin Viyana'da ve İskoçya Edinburgh'da olduğunu Vahit'ten öğrenmiştim. Brezilya vatandaşı Alman asıllı bir hocadan Almanca ders aldım. Bir de Edinburgh Üniversitesine başvurdum. Oradan verilen bilgiye göre bu üniversitenin yabancı öğrenci kontenjanı dolmuştu ve ancak üç yıl sonra açılacaktı. Üniversitenin Bağdat'ta kendi programlarını uyguladığı bir tıp fakültesi olduğunu ve üç yıl sonra Edinburgh Tıp Fakültesine alınabileceğimi bana bildirdiler.

Bağdat Tıp Fakültesine başvurmak için on sekiz yaşında olmam gerekiyordu. Hâlbuki yaşım on yediydi. Bu bir yılı Beyrut Amerikan Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde geçirdim. Orada İngiliz ve Arap dilleri ve edebiyatı dersleri aldım. Ertesi yıl, yani 1933'te Bağdat Tıp Fakültesine yazıldım. Bundan üç yıl sonra da Edinburgh yerine İstanbul Tıp Fakültesinde eğitimimi sürdürmeye karar verdim. İşte, anavatana gelişim ilk o yıllarda oldu.

İstanbul'a geldiğimde Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Nurettin Berkol'a başvurdum. Prof. Berkol, Bağdat Tıbbiyesini tanımadıklarını söyleyince, "O zaman beni birinci sınıfa alın," dedim. Prof. Berkol, yazık olacağını ancak, beni imtihan ederek hangi sınıfa uyum sağlayacağımı belirleyeceklerini ve ona göre işlem yapacaklarını söyledi. Prof. Akil Muhtar Özden'in başkanlığında, Alman hocaların da yer aldığı bir jüri beni imtihan etti. Jüride tıpla ilgili her şey soruldu. Mikroskop altında doku kesitlerini değerlendirmem istendi. Kimi normal kimi kanserli hücreleri teşhis ettim. Beklememi söylediler. Kısa bir süre sonra jüri başkanı Akil Muhtar Özden odasına çağırdı: "Evladım sen tıbbiyeyi bitirmişsin. Seni son yıl olan beşinci sınıfa alalım. Ondan sonra bir yıl staj yaparsın," diyerek kararlarını bildirdi. Beşinci sınıfın sonunda bütün dersleri pekiyi ile geçip sınıf birincisi olarak staja başladım. Böylece, tıbbiyeyi de normalden bir yıl daha kısa bir sürede bitirmiş oldum.

1938'de Ankara Numune Hastanesinde Prof. Albert Eckstein'ın asistanı olarak ihtisas çalışmalarıma başladım. 1940 yılında, yirmi beş yaşındayken çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak Bağdat Çocuk Esirgeme Kurumu Hastanesinde başladığım görevim dört yıl sürdü. Ardından ABD'de Harvard ve Washington Üniversitelerinde pediatrinin ileri uzmanlık alanlarında çalışma ve araştırmalarımı sürdürdüm. 1947 sonlarında Amerikan Akademi üyeliğine seçildim. ABD'de öğretim elemanı olma tekliflerini kabul etmeyerek eşim ve iki çocuğumla birlikte yerleşmek üzere yurda döndüm.

Bir yıl önce Ankara'da Tıp Fakültesi açılmıştı. Döndüğümde Prof. Eckstein beni öğretim görevlisi olarak yanına aldı. Daha sonraki yıllarda Ankara Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı Ankara Çocuk Sağlığı Enstitüsünü kurmam mümkün oldu.

1961-1962 yıllarında enstitüye bağlı üniversite düzeyinde hemşirelik, tıbbi teknoloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon, beslenme ve diyetetik bölümleri açıldı. Çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında eğitim almak üzere altı yıl önce Amerika'ya gönderdiğim genç elemanlar da yurda dönerek Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve Hacettepe Çocuk Hastanesinde açılan bu bölümlerde hizmet vermeye başladılar.

1963 yılında, Ankara Üniversitesi bünyesinde ikinci bir tıp fakültesi olarak açılan Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi tamamen değişik bir sistemle tıp eğitimi vermeye başladı. Bu yeni fakültenin uyguladığı özgün eğitim sistemi uluslararası düzeyde yankı uyandırdı. Hollanda ve İngiltere başta olmak üzere birçok ülke, bu sistemi yerinde inceleyerek örnek almak istedi. Hollanda'da yayımlanan Algemeen Dagblad ve De Telegraf gazetelerinde şu haber yer aldı: "Jan Tinbergen Türkiye'ye ekonomik danışman olarak gitmişti. Şimdi de Türkiye'den İhsan Doğramacı bize, eğitimde ve özellikle tıp eğitiminde danışmanlık yapıyor"

1966'da Londra Üniversitesi Yöneticisi (Vice Chancellor) Sir Brian Windeyer başkanlığında kurulan Kraliyet Komisyonu, Hacettepe'ye gelerek incelemelerde bulunur. İlgili makamlara düşünce ve önerilerini iletir. Bu konuda Participant Journal’ın Ocak 1967 tarihli 25. sayısında yayımlanan yazılardan bazı alıntılar:

    İngiliz Kraliyet Tıp Eğitimi Komisyonunun üyeleri, Hacettepe Tıp Merkezini ziyaretlerinde gördüklerinden çok olumlu izlenimler edinmişlerdir. Türkiye'de, tıpta, tıp eğitiminde ve hastanecilikte büyük ve başarılı bir değişim olduğu saptanmıştır. Bu konuda Londra Üniversitesi Vice Chancellor'ı Sir Brian Windeyer tıp haberleri muhabirimize şunları söylemiştir: "İngiltere'de uygulamak istediğimiz eğitim sistemi, Hacettepe'de uygulanmakta olan sistemin aynısı olacaktır." (s. 32)

Öte yandan, Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesinin bu başarısını içine sindiremeyenler vardı. Bu kuruluşa yapılan saldırılara tepki gösteren Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim adlı kitabında, benim, "o yaman Hacettepe ocağını yıkmayı iş edinen barbarlarla karşı karşıya" olduğumu dile getirir.

Hacettepe Tıp Fakültesi kurulduktan üç ay sonra da Ankara Üniversitesi beni üniversite rektörü seçti. İki yıl süren rektörlüğüm sırasında yıllardır karkas hâlinde olan Ankara Tıp Fakültesinin Morfoloji binasının tamamlanmasını sağladım ve bu iki yıl içerisinde her fakülteye bir veya iki bina ekledim.

İki yıllık Ankara Üniversitesi rektörlüğü görevim sırasında yönetimde yaşadığım sorunlardan arınmış yeni bir üniversite kurulması teşebbüsüne geçtim. Bu üniversite, diğerlerinden daha farklı bir kanunla kurulacaktı. Burada rektörlük süresi iki yıl yerine beş ila sekiz yıl olacaktı. Rektörü, tüm öğretim üyeleri yerine Üniversite Senatosu kendi üyeleri arasından seçecekti. Mali mevzuatta büyük kolaylıklar sağlanacaktı.

Hacettepe Üniversitesi yürürlükte olan sistemin dışında bir düzen getiriyordu. O yıllarda üniversitelerde boykotlar ve anarşi hüküm sürüyordu. Bunun istisnası Hacettepe'ydi. Hacettepe Özel Kanunu çıkar çıkmaz üniversitede öğrencilerin ve asistanların yönetime katılma ilkesi kabul edildi.

Sekiz yıl boyunca bu üniversitenin rektörlüğünü yaptıktan sonra, artık, mesleğim olan çocuk hekimliğine dönmek istiyordum. Ne var ki, yıllardır mesleğimi icra etmediğim için asistanlarım beni çoktan geçmişlerdi. Bu nedenle, Paris V (Descartes) Üniversitesinde misafir profesörlüğü kabul ettim. Bu arada Uluslararası Pediatri Kurumunun başkanlığını da sürdürüyordum. 1981'de yükseköğretimde reform çalışmaları için yurda daveti memnuniyetle kabul ettim. Altı ay süreyle çeşitli ülkelerde en ileri üniversitelerin mevzuatlarını yeniden inceledim. Hazırladığım kanun kabul edildi ve YÖK başkanlığına getirildim. 1981'de yürürlüğe giren YÖK Kanunu'na karşı çıkan çok oldu. Zaman gösterdi ki, bu kuşkular yersizmiş.

1982 Anayasası'nın hazırlanma aşamasında, anayasa son şeklini almadan önce Danışma Meclisinden gelen anayasa taslağı üzerinde Konsey incelemelerde bulunurken davet edildim. Anayasa'ya iki madde eklenmesi önerim kabul edildi ve kazanç amacı gütmeyen vakıf üniversiteleri kurulabilmesine olanak sağlandı. Ve 1984'te kurduğum üç vakıf tarafından Bilkent Üniversitesi kuruldu. Üniversite, 1986'da ilk öğrencilerini aldı. Gerek Hacettepe Üniversitesinin gerek Bilkent Üniversitesinin gelişmesini izleyen birçok bilim ve devlet adamları bu kuruluşları ziyaret etmiş ve beğenilerini bildirmişlerdir.

1992 yılından itibaren yeni vakıf üniversiteleri kurulmaya başladı. Ankara'da Başkent Üniversitesi, İstanbul'da Koç, Sabancı ve diğer vakıf üniversiteleri kuruldu. Bu sürede yükseköğretim gören öğrenci sayısında ve yüzdesinde artış oldu. 1980'de yükseköğretim çağında bulunan 4 milyon gencin %6,3'ü üniversitelere, yüksekokullara ve akademilere devam ederken bugün 6 milyon olan genç nüfusun %33'ü üniversitelere devam etmektedir. Günümüzde, üniversite sayısı 24'ü vakıf olmak üzere, 77'ye ulaşmıştır . Araştırma düzeyi ve üst düzey bilimsel yayınlar, uluslararası bilimsel araştırma sıralamalarında 44'üncü sıradan 19'uncu sıraya yükselmiştir.


Şubat 27, 2010, 08:08:23 ös
Yanıtla #2
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 83
  • Cinsiyet: Bay

Sayın Poyraz06 emeğinize sağlık ne güzel şeyler toplamışsınız Sayın İhsan Doğramacı hakkında. Bu bağlamda Sayın Hocamız ardından şu sorular geldi aklıma. Ölüm nedir ? Gözdenmi , gönüldenmi uzak olmaktır? Ölüm olur mu unutulmayınca?  Ölüm varmıdır insanın ardında bu kadar şaheser bırakınca?

Bence; Ölüm yaşamın dengesidir. Olsa olsa gözden uzak olmaktır, gönülden uzak olduktan sonra yaşamın veya ölümün ne anlamı vardır. Unutulmamak sadece hatıraları değil, kişinin ideolojilerini felsefesini hayata bakış açısınıda unutmamaktır. Örnek almak güzel yanlarını, hatalarından ders çıkartmaktır ve ölüm Sayın Doğramacı gibi arkasında bir çok eser bırakmış bir kişi için akıllarda kalan bir buruk tebessümdür sadece.

Kendisini saygılarımla anıyorum.

Saygılarımla.


Şubat 27, 2010, 08:41:23 ös
Yanıtla #3
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 580
  • Cinsiyet: Bay

Dediklerinize katılıyorum Sn. Halsond. Hocaefendi daima bu ülkeye bıraktığı eserlerle yaşayacak. Sn. Doğramacı ve onun gibi insanlar sayesinde birçok kişi okudu ve okuyacak, kendilerini geliştirip bu ülkeye ve dünyaya yarar sağlayacak insanlar olacaklar. Kalem tutmasını bilmeyen, Türkçe'nin nasıl konuşulup yazıldığı hakkında bile bilgileri olmayan insanlar da sadece kendilerini kemirecek ve etrafına saldırmaya devam edecekler ancak sonunda umduklarını bulamayınca susup oturacaklar.


Şubat 28, 2010, 04:31:45 ös
Yanıtla #4
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 382
  • Cinsiyet: Bayan

Allah seni hoca efendine , hoca efendini de sana bağışlasın ; hatta sen de ABD 'ye git onun gibi ve orda kal :)


Şubat 28, 2010, 05:24:31 ös
Yanıtla #5
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 580
  • Cinsiyet: Bay

« Son Düzenleme: Şubat 28, 2010, 05:29:31 ös Gönderen: poyraz06 »


Şubat 28, 2010, 05:32:07 ös
Yanıtla #6
  • Mason
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 3747
  • Cinsiyet: Bay

Cok şey derim de ölünün ardından konusulmazmis. Korkut Boratav hoca birseyler demiş ama solda... Muteveffanin toprağı bol olsun sevenlerinin bası sagolsun.


Şubat 28, 2010, 05:43:34 ös
Yanıtla #7
  • Mason
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 3747
  • Cinsiyet: Bay

Ne demiş bulamadık diyen olur belki Korkut Boratav'in Yazisini da aktarayım Sol'dan:

"İhsan Doğramacı 95 yaşında Ankara’da öldü. Çocuk doktoruydu. Üniversitelerde profesörlük, Rektörlük, Mütevelli Heyet Başkanlıkları yaptı. İki üniversite kurdu. YÖK’ün ilk başkanı oldu.
Doğramacı’yla doğrudan doğruya tanışmadım; ama, yollarımız birkaç kere kesişti. Ölümü sonrasında devlet erkânı, meslektaşları, medya tarafından övgüyle anılırken; ben de bu kesişmelerle ilgili anılarımı, bazı izlenimlerimi anlatmak istedim.
Doğramacı’yla ilk karşılaşmamız, Ankara, Hamamönü’ndeki küçük bir apartman dairesinde 1943 yılında gerçekleşti. Sekiz yaşındaydım ve çok hastaydım. Kendi başıma yürüyemeyecek kadar zayıflamıştım. Yatmakta olduğum odaya üç doktorun girdiğini çok iyi hatırlıyorum. İkisi, Ankara Numune Hastanesi’nin çocuk doktorları, Bahtiyar Demirağ ve o tarihte yirmi sekiz yaşında olan İhsan Doğramacı idi. Üçüncüsü ise, Ankara’nın ünlü çocuk doktoru Albert Eckstein idi. Nazi rejiminden kaçıp Türkiye’ye sığınan Almanlardan biri olan Eckstein, T.C vatandaşı olmadığı için doğrudan hasta kabul edemiyordu; ancak Türk doktorlarla birlikte konsültasyon yapabiliyordu. Annemden, babamdan sonraları öğrendiğime göre, Demirağ ve Doğramacı önce benim için, “çok zayıf düşmüş; güçlenmesi için iyi besleyin; et yedirin” tavsiyesinde bulunmuşlar. İyileşmediğim için, bizimkiler Eckstein’i getirebilmişler. O paratifo teşhisini koymuş; “yumuşak, sulu şeyler dışında bir şey yedirmeyin, aksi halde bağırsakları delinir ve kaybedersiniz” tavsiyesiyle hayatımı kurtarmış.
***
Doğramacı’yla on yedi yıl sonra tekrar; ancak bu kez kendisiyle değil, Annenin Kitabı’nın yazarı olarak karşılaştım. Bir yıl önce Üniversiteyi bitirmiştim. Bir yandan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde iktisat doktora programını izliyor; bir yandan da avukatlık stajını sürdürüyordum. Oğlumuz Oluş, Ağustos 1960’ta dünyaya geldi. “Ne yapmalı? Nasıl bakmalı?” sorularının yanıtlarını Doğramacı’nın kitabında aramaya başladık. Karı-koca İngilizce bildiğimiz için, bir süre sonra Benjamin Spock’un Baby and Child Care adlı kitabını duyduk; elimize de geçirdik. “Hangisini uygulayalım?” diye yanyana koyunca, ikisinin de aynı yapıt olduğunu hayretle farkettik. Bu keşfimizi, o tarihlerde tanıdıklarımıza aktarmakla yetindik...
Yıllar sonra, 12 Eylül rejimi Doğramacı aracılığıyla üniversitelere el atmaya başladığında, ben bu eski keşfimizi sevgili dostum Uğur Mumcu’ya anlattığımı hatırlıyorum. Mumcu bu konuyu Cumhuriyet’teki köşesine, belki de benim katkımla taşıdı. Yıllar sonra Prof. Dr. Hasan Yazıcı bu “intihal” olgusunu kamuoyuna yeniden intikal ettirdi. Doğramacı, TÜBA tarafından kınandı; ardından Yazıcı aleyhine dava açtı. Altı yıl sonra Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Doğramacı’yı haklı buldu. Türkiye hukuk tarihinin bir ayıbı olan bu karar, Prof. Yazıcı’yı, kırk yıl önce iki kitabı yanyana koyup okumuş olan Oluş’un annesini, babasını ve Benjamin Spock’un dul karısı Mary Morgan’ı tatmin etmedi. Türkçe kitabı çevirtip inceleyen Mary Morgan, Doğramacı’dan özür talep eden bir mektubu kamuoyuna taşıdı. Birkaç yıl sonra da TBMM’nin Onur ve Yüksek Hizmet Ödülü Prof. Doğramacı’ya verilecekti.
***
Kitabıyla tanışmamızdan üç yıl sonra, 1963’te, İhsan Doğramacı ile tekrar (bu kez yüzyüze) karşılaştık. Ankara Üniversitesi’ne rektör seçilmişti. Ben de, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin “çiçeği burnunda” asistanlarından biriydim. Şaşılacak bir davet mektubu aldım. Rektör Doğramacı, Ankara Üniversitesi’nin, asistan, doçent, profesör tüm akademik personelinin alfabetik sırayla yemekli bir davete çağırıyordu. Soyadları A ve B ile başlayanlarla birlikte ilk gidenler arasındaydım. Kapıda bizi karşıladı; el sıkıştık tanıştık; dört başı mamur, galiba içkili bir yemek ikram edildi.
Akademik ünvanlar arasında ayrım gözetmeyen bu “demokratik” üslup ve giderleri Rektör’ün cebinden karşılanan bu davet asistan arkadaşları elbette keyiflendirmişti. Çok varlıklı olduğu malûmdu. Yıllar sonra Cenevre’deydim. Doğramacı’nın (sanırım) Dünya Sağlık Örgütü’nün üst düzey yönetiminde bir adaylığı söz konusuydu. Leman Gölü’ndeki gemilerden birini tamamen kiralayıp, ilgililere çok zengin bir resepsiyon verdiğini öğrenmiştik.
Davetten kısa bir süre sonra, Ankara Üniversitesi yeni bir Tıp Fakültesi “yavruladı”. Doğramacı’nın daha önce Ankara Tıp Fakültesi’ne bağladığı Çocuk Hastanesi, birkaç bölüm eklenerek bu yeni (Hacettepe) Tıp Fakültesi’ne dönüşecekti. Bu Fakülte de, Doğramacı’nın Ankara Üniversitesi’ndeki Rektörlüğü son bulduktan iki yıl sonra, 1967’de, yeni bir üniversitenin, (kendisinin kurucu Rektör olacağı) Hacettepe Üniversitesi’nin nüvesini oluşturacaktı.
Doğramacı’nın “işbilir, iş bitirir” meziyetleriyle ilk tanışmam, böylece, Üniversite mensuplarının kalbine ve midesine hitap ederek başlattığı bir resepsiyonla ve onun uzantılarıyla oldu.
***
12 Eylül darbesinden bir yıl sonraydı. Darbenin Üniversitelere nasıl yansıyacağı henüz anlaşılmamıştı. Seçtiğimiz dekanlar, rektörler, yönetim kurulları hâlâ görev başındaydılar. Bir gece Doğramacı’yı, taşra üniversitelerinden birkaç rektörle birlikte bir TV programında gördüm. Üniversite düzeninin değişmesi gerekliliğini; Batı üniversitelerinde uygulanmayan seçim sisteminin verdiği zararları; kökten bir değişikliğin zorunluluğunu otoriter, adeta “tam yetkili” bir üslupla vurguluyordu. (Tutuk hitabeti ve sürekli mütebessim görüntü veren yüz yapısı nedeniyle böylesine “dehşetengiz” konuşmaları Doğramacı’ya yakıştırmak kolay olmazdı.)
Üniversiteleri karanlık bir geleceğin beklediği açık-seçik anlaşılıyordu. TV programına (başta Doğramacı) katılanlara “sizinle meslektaş olmaktan gurur duymuyoruz” cümlesinden oluşan bir telgrafı Ankara’daki üniversitelerden 15-20 kişinin imzalarıyla yolladık. Cunta hızla YÖK Yasası’nı çıkardı. Doğramacı Başkan oldu. Telgrafa imza koyanlar, bir yıl sonra hemen hemen eksiksiz olarak (ve başkalarıyla birlikte) Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergün’ün talimatı ve Doğramacı’nın Rektörü Tarık Somer’in imzasıyla Üniversitedeki görevlerimizden uzaklaştırılacaktık.
***
Önemli bir kişiydi. Bir döneme ve üniversitelerin bugünkü haline damgasını vurdu.
İleri yaşlarda, beklenirken gelse dahi, ölüm geride kalanlar için çok acıdır. Ailesine, yakınlarına, sevenlerine baş sağlığı dilerim."


Şubat 28, 2010, 07:06:56 ös
Yanıtla #8

Her şey bir yana, İhsan Doğramacı'nın YÖK'e ön ayak olması olumlu karşılanacak bir durumdur.

Üniversiteler, hiyerarşik bir yapıda yönetilmelidir çünkü. Demokrasi'nin devletle ilgili bir konu olduğunu ve kargaşa önleyici, çatışma önleyici özelliği olmasından dolayı büyük oluşumlar için uygun olduğunu düşünüyorum. Üniversiteler'de seçimle yönetim kadrosu oluşturulunca, işin içine bilim değil, siyaset karışıyor. Askeri kurumlarda olduğu gibi, kısa dönemli, seçimsiz ve atamaya dayalı bir sistemin, üniversiteler için daha iyi olduğunu düşünüyorum. YÖK'ün akademik ünvanlar için yayın ve citation index'i rehber alması da olumlu etkiler göstermiştir. YÖK öncesi ve YÖK sonrası üniversite performanslarını incelerseniz, YÖK ile birlikte anlamlı bir yükseliş olduğunu görebilirsiniz.

Bu böyle fakat içinde insan olan her oluşumun içine siyaset karıştığı için, YÖK de bir dönem sonra siyasete bulaşmaya başladı. Buna rağmen YÖK, Türk üniversitelerinin kalitesini arttırmıştır.

Prof. Dr. Celal Şengör'den alıntı:

" Sokaklarda slogan olan "demokratik üniversite" döneminde Türkiye'nin dünya bilimine katkısı, öğretim üyesi başına 0.1 civarındadır! Yani 1980 öncesinin demokratik üniversitesinde her 10 öğretim üyesinden ancak biri makale yayınlamak marifetini gösterbilmiştir. Bu durum 1971-1981 arasında hiç değişmemiştir! Başka bir ifade ile, en az on yıllık bir süre içerisinde üniversite öğretim üyelerinin ancak onda biri yasa ile belirlenen görevlerini yerine getirmişlerdir ve halkın vergileriyle beslenen "özerk üniversite"ye bu konuda hesap sormak da hiçbir hükümetin veya vergi mükellefinin aklına gelmemiştir. Bugün üniversitelerin temel sorunu ne YÖK'tür, ne de özerklikleri ve demokratik yasaları elinden alınmış olmaktır. Elinde özerklik ve demokratik yasa varken de görevini yapmamış olan üniversite, artık özerkliğin yasa ile verilen bir hak değil, saygınlıkla kazanılan bir ayrıcalık olduğunu anlamalıdır..."

Demokratik üniversite solganı, vatandaş olarak sahip olduğumuz bir hakla, üniversite kavramının karıştırılmasıdır. Vatandaş olmanın kişilere verdiği haklar ile, kendi isteğiyle bir kurumun mensubu olmanın getireceği haklar arasında temelde farklılıklar vardır. Bizim tecrübemiz, demokratik üniversite döneminde öğretim görevlisinin üstüne düşen görevi layıkıyla yerine getirmediğini göstermiştir. Zaten militan YÖK karşıtlığı da, ideolojik bir zümreden gelmektedir.
Karanlıklar prensi bir beyefendidir. W.Shakespeare


Şubat 28, 2010, 07:36:37 ös
Yanıtla #9
  • Mason
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 3747
  • Cinsiyet: Bay

AUHF Dergisi 1943ten 1981e kadar 3yil istisna hariç düzenli olarak yayinlanmistir. 1982de YOK sonrası 1987ye dek dergi çıkmadı. 87den sonrada duzenlilik daha yeni yeni sağlanabiliyor. Acaba o dergide yazanlar fasulye miydi? Yine 1982 oncesi AUHF öğretim üyelerini her yıl üniversite yayınlarından çıkan eserler üretmişler. 82den sonra yok. O zamanlar fakülte telif ödermiş şimdi yazandan para istiyor :)

Rahmetli Hamide Hocamiz YOKun kurulusuyla üniversite bitmiştir diyerek emekli olmuş. Sadece o mu? Tabi yalnız degildi. Pek çok hocamız ayrıldı. Yetmedi YOKun SomERi geldi hocalarımızın ilişiğini kesti. Onlar 1988de Danistay kararı ile dönebildiler. YOK maşallah çok iyi seyler yaptı (!) davul uzaktan çalıyor ya hoş geliyordur elbette.

Bilip bilmeden Hocalarimiza Hocalarimizin Hocalarina atıp tutulmamasini rica ederim.



Masonlar.org - Harici Forumu

Ynt: Prof. Dr. İhsan Doğramacı
« Yanıtla #9 : Şubat 28, 2010, 07:36:37 ös »

 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
4 Yanıt
2900 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 08, 2007, 01:53:53 öö
Gönderen: Kaan
49 Yanıt
13630 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 09, 2012, 08:29:40 ös
Gönderen: Alşah
0 Yanıt
1522 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 04, 2009, 05:50:01 ös
Gönderen: Mozart
6 Yanıt
2701 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 04, 2009, 11:09:56 öö
Gönderen: Universal
0 Yanıt
3610 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 30, 2010, 01:40:39 öö
Gönderen: Mozart
2 Yanıt
2527 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 17, 2010, 10:28:27 ös
Gönderen: enelsır
4 Yanıt
11571 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 30, 2012, 08:30:46 öö
Gönderen: java
0 Yanıt
2267 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 16, 2011, 09:14:20 ös
Gönderen: sun
3 Yanıt
4282 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 22, 2011, 01:05:29 öö
Gönderen: MMT
0 Yanıt
182 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2014, 12:22:45 öö
Gönderen: Caliper