Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Daha Iyi Bir Dunya Arayisi - Ozet  (Okunma sayısı 6190 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şubat 04, 2011, 04:05:02 ÖS
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9522
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

Sayin Uyeler,

Bir Kardesimin ozetini cikarmis oldugu kitap asagida yayinlanmistir.

Saygilarimla



DAHA İYİ BİR DÜNYA ARAYIŞI
Karl R. Popper


Özet Niteliğinde Bir Önsöz

Tüm canlılar daha iyi bir dünya arayışındadırlar.
İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, hatta tek hücreliler, hepsi her zaman aktiftirler. Durumlarını iyileştirmek ya da en azından olası bir kötüleşmeden kaçınmak için çaba harcarlar.
En etkin problem çözenler, arayanlar ve bulanlar, yeni dünyaları ve yaşam biçimlerini keşfedenler, sanırım Darwin’in doğal seçme yöntemiyle bir bir ortaya çıkmıştır.
Bütün organizmalar, iç yaşam koşullarını ve kişiliklerini ayakta tutabilmek için çaba harcar -bu, biyologların “psikolojik denge” (Homöostase) diye adlandırdıkları bir aktivitedir.
Bizler de kendimizi, insanoğluna özgü dili bulmakla yaratmışız. Darwin’in de söylediği gibi insan dilinin kullanılması ve geliştirilmesi “aklı etkiler”. Her şeye, hatta birçok başarısızlığa karşın, bizler, Batılı demokrasilerin vatandaşları, tarihsel deneyimlerden gördüğümüz herhangi  bir düzenden daha adil ve daha iyi bir toplum düzeni içerisinde yaşıyoruz. Daha fazla iyileştirmeler artık ivedilik kazanmıştır.
İyileştirdiğimiz iki şeye kısaca değinmek istiyorum.
Bunlardan en önemlisi, henüz çocukluğumda ve gençliğimde yaşadığım korkunç kitlesel sefaletlerin artık yok olmasıdır.
Diğeri ise, ceza hukukunda ele aldığımız reformlardır. Başlangıçta, cezaların hafifleştirilmesiyle herhalde suç eğilimlerinde de azalma olabileceğini umuyorduk. Fakat her şey sandığımızdan farklı gelişince, diğerleriyle bir arada sürdürdüğümüz yaşamda suçlara, rüşvete, cinayetlere, ispiyonculuğa, terörizme katlanmaya razı olduk; oysa ki zorla, bunların önüne geçip, suçsuzların kurban edilmesine engel olabilirdir. (Ne var ki bunlardan tümüyle kaçınmak oldukça zordur.)
Bazı eleştirmenler, toplumumuzun ahlaken bozuk olduğunu ileri sürerler, gerçi rüşvetçiliğin bazen cezalandırıldığını da itiraf ederler (Watergate). Belki de diğer alternatifi göremiyorlar.
Belki de bu kararla başka değerleri de benimsemiş olabiliriz; bilinçsizce, Sokrates’in o muhteşem felsefesini hayata da geçirmiş olabiliriz: “Haksızlığa uğramak, haksızlık etmekten daha iyidir.”
K.R.P.
Kenley, İlkbahar 1989

BİLGİ HAKKINDA
BİLGİ VE GERÇEĞİN BİÇİMLENMESİ: DAHA İYİ BİR DÜNYA ARAYIŞI
Bilgi
Bilgi, doğru arayıştır –yani nesnel açıdan doğru olan ve açıklama getirebilen kuramların arayışıdır.
Bilgi, kesinliğin arayışı değildir. Hatasız kul olmaz: İnsanoğlunun sahip olduğu (insansal) bilgi yanlış olabilir, bu nedenle de kesin olamaz. Bu da, doğru ile kesinlik arasında keskin bir ayrım yapmamız gerektiği anlamına gelir. Hatalarla ya da yanılgılarla mücadele etmek, nesnel doğruyu aramak ve yanlışları bulup onları elemek için elden gelen her şeyi yapmak demektir. O halde şunu söyleyebiliriz: Bilim insanı olarak amacımız, nesnel doğruya ulaşmaktır; daha doğruya, daha ilginç doğruya, daha iyi anlaşılır doğruya.
Demek ki bilimsel bilgi, her zaman varsayımsal bilgidir: Tahmini bilgidir. Bilimsel bilginin yöntemi de, eleştirel yöntemdir: Yanlışın aranması yöntemi ve doğru arayışıdır, yani doğruyu bulmak için hataların ayıklanması yöntemidir.
Şimdi birileri kuşkusuz bana, Kant’ın deyimiyle “bir zamanların ünlü sorusunu” yöneltecektir: “Nedir doğru (hakikat)?” Kant, (884 sayfalık) başyapıtında bu soruya, doğru, “bilginin nesnesiyle özdeşliğidir” şeklinde yanıt vermekle yetinir.
Görelilik, aydınların işlediği birçok suçtan sadece biridir; akla ve insanlığa ihanettir.
Bilime beslediğim o büyük hayranlığa karşın, ben bilimci değilimdir. Çünkü bilimci, bilimin otoritesine doğmatik açıdan inanır; oysa ben, hiçbir otoriteye inanmamakla birlikte, her seferinde doğmacılığa karşı mücadele etmişimdir  ve hala da bunun mücadelesini özellikle de bilimde vermeye devam ediyorum. 
Gerçek
Bir hücrenin üç şekli vardır; bunlardan biri, ölüm; diğeri parçalanma; üçüncüsü de füzyondur: Bir hücrenin, hemen hemen her seferinde parçalanmasını sağlayan, diğeriyle kaynaşması ya da birleşmesi özelliğidir. Ne parçalanma ne de birleşme ölüm anlamına gelir: Bu çoğalma, yaşayan tek bir hücrenin, tıpatıp aynı yaşayan iki hücreye dönüşmesidir: Her ikisi de, asıl hücrenin yaşayan devamıdır. Milyarlarca yüzyıl öncesinde asıl hücre yaşama başlamış ve trilyonlarca hücre biçiminde hayatta kalmayı sürdürmüştür. Halen de, günümüzde yaşayan tüm hücrelerin içinde yaşamaya devam etmektedir. Yaşamın tümü, bugüne kadar yaşamış ve bugün de yaşayan her şey, işte bu asıl hücrenin parçalanmasının sonucudur ve bu nedenle de hala hayattadır. Bu, bugüne kadar hiçbir biyoloğun yadsıyamadığı  ve bundan böyle de yadsıyamayacağı bir gerçektir.
Eğer yaşam ve çevre arasında bir mücadele olduysa, kazanan yaşam olmuştur.
Yaşamın ve bilincin bence şimdiye kadar yaptığı en olağanüstü buluş da insansal dildir. Sanırım insan olmak budur.
İnsansal dil, yalnızca ifade (1) ve iletişim (2) değildir: Bu tür özelliklere hayvanlar da sahiptir. İnsansal dil, işaretler sistematiği de değildir; bu ve hatta ayinler, hayvanlarda da gözlenmektedir. Önceden kestirilemeyecek biçimde bilincin böylesi gelişmesine yol açan asıl evrim, betimsel önermelerin (3), Karl Bühler’in ifadesiyle, betimsel işlevlerin bulunmasıdır. Yani nesnel bir durumu betimleyen, gerçek olgularla örtüşebilen veya örtüşmeyen önermelerin, kısaca, doğru ya da yanlış olabilen önermelerin ortaya atılmasıdır. İşte insansal dile bambaşka bir boyut kazandıran en büyük yenilik budur.
Hayvansal dilden farklı yanı da zaten budur. Zaten konuşmamın “Bilgi” diye adlandırılan başlığının çıkış noktası da budur: İnsansal bilgi. Rasyonel eleştiri, gerçeğin eleştirel sorgulanması olmazsa, bilgi de olmaz. Hayvanlarda bu anlamda bir bilgi yoktur. Elbette onlar da her şeyi tanırlar- örneğin köpek, sahibini tanır. Fakat bizim bilgi diye kastettiğimiz en önemli şey, bilimsel bilgidir; bu da rasyonel eleştiriden kaynağını alır. İşte doğru ve yanlış önermelerin buluşuna götüren bu adım, en can alıcı adımdır.
En büyük tehlike, siyasi bir ütopyaya duyulan inançtır. Bunun nedeni (bence), daha iyi bir dünya arayışının, çevre incelemesi gibi, en eski ve en önemli yaşam içgüdülerinden biri olmasıdır. Haklı olarak, dünyamızın iyileştirilmesine katkı getirmemiz gerektiğine inanırız. Fakat planlarımızın ve eylemlerimizin sonuçlarını, önceden kestirebiliri düşüncesiyle kendimizi kandırmamalıyız. Özellikle de (uç durumlarda kendimiz dışında) başka insanları kurban olarak seçmemeliyiz. Kendilerini kurban etme konusunda başkalarını güdülemeye ya da onları ikna etmeye de hakkımız yoktur. – (bilgisizliğimizden dolayı haksız yere) bize tümüyle inandırıcı gelen bir kuram, bir düşünce olsa bile.
Sonuç olarak daha iyi bir dünya arayışı, başka insanların, bir düşünce uğruna yaşamlarını istemeyerek feda etmeyeceği bir dünya arayışı olmalıdır.
Günümüzde halen yaygın olan yarı-sert eleştirinin, aklın gelişmesinde geçici aşamalar kaydedebileceği kanısındayım.
Sosyal çevremizi, şiddetten uzak ve barışçıl bir biçimde yapılandırma arzusu, bir düş değildir. Bu, insanlık için ihtimal dahilinde olan ve biyolojik bakış açısından bakıldığında, kuşkusuz gerekli bir hedeftir.
BİLGİ VE BİLGİSİZLİK HAKKINDA
Platon’un Apologia’sı, Sokrates’in savunmasına ve kısa da olsa yargılanmasına yer verir. Ben, savunmasını özgün buluyorum. Sokrates savunmasında, “Sokrates’ten daha bilge bir kişi var mıdır?” biçimindeki cüretkar bir soruya Delphoi kahininin verdiği, “hiç kimse ondan daha bilge değildir” yanıtını duyduğunda, ne kadar hayrete ve şaşkına düştüğünü anlatır. Sokrates, “bunu duyduğumda, kendime şu soruyu sordum: Tanrı böyle diyerek acaba ne demek istemiş olabilir? Çünkü bilge olmadığımı biliyorum, ne daha fazla ne de daha az” biçiminde ifade eder. Sokrates, bu kehanetine hiçbir anlam veremediğinden, tanrının yalanını çıkarmaya çalışır.
Sokrates gibi Platon da, devlet adamının bilge olması gerektiği koşulunu ileri sürer. Fakat bu koşul her ikisinde tamamen başka bir anlam taşır. Sokrates’e göre devlet adamının, aşikar bilgisizliğinin bilincinde olması gerekir; yani Sokrates, entelektüel alçak gönüllülüğünü savunur. “Kendini tanı!” sloganı ona göre, “Ne kadar az bildiğinin bilincine var!” anlamına gelir.
Buna karşın Platon, devlet adamının bilge olmasını- bilgeler hakimiyeti- sofizm için şart koşar. Ona göre, yalnızca iyi öğrenimli bir diyalektikçi, aydın bir filozof, devleti yönetebilir. İşte, filozofların kral, kralların da iyi öğrenim görmüş filozof olması gerekir, biçimindeki ünlü Plantoncu eğilimin altında yatan budur. Burada, herhalde krallardan çok filozoflar kazançlı çıkmıştır.
Sokrates, “doğru hiçbir şeyi”, ya da bire bir çevirecek olursak, “güzel ve iyi hiçbir şeyi” (Apologia 21 D) bilmediğimizi ifade ederken, acaba ne düşünmüş olabilir? Sokrates’in aklında başka etik vardı. Etik bilgiyi, olanaksız diye ifade etmekten hep kaçınmıştı; tersine etik bilgiyi hep temellendirmeye çalıştı. Bunu yaparken, başvurduğu yöntem de eleştiriydi: Kendisine ve diğerlerine kesin gibi görünen şeyleri hep eleştirdi. Kendisini hatta yapabilirliğe, kendisinin ve diğerlerinin, etik konusunda hiçbir bilgiye sahip olmadığı bilincine sürükleyen, işte bu eleştirel yöntemdi. Ama her şeye karşın, etik alanında yeni bir çığır açan yine Sokrates oldu. “Haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan daha iyidir” diye bilinen bu önemli yaşam felsefesi, Sokrates ve çağdaşı Demokritos’un bir sloganıdır.
“Saf doğabilimler nasıl olanaklı olabilir?” sorusuna Kant’ın verdiği yanıt şöyleydi:
“Akıl, yasaları (Doğa yasalarını) doğada bulmaz, tam tersine doğaya dikte eder.”
Başka bir deyişle; Newton yasaları, doğadan çıkartılmış değildir; onlar Newton’un  eseridir, aklının ürünüdür, kendi buluşudur: İnsan aklı, doğa yasalarını bulur.
Kant’ın bu özgün bilgikuramsal yaklaşımı, kendisi tarafından, bilgi kuramında Kopernikçi dönüm noktası olarak tanımlanır. Newton’ın bilimi, Kant’a göre klasik anlamda bilgiydi: doğru, güvenilir ve yeterince temellendirilmiş bilgi.
Doğru, güvenilir ve yeterince temellendirilmiş bilgi olarak görülen klasik anlamdaki bilim düşüncesi, günümüzde de halen geçerliliğini korumaktadır. Ancak altmış yıl önce, Einstein’ın devrimiyle yenilenmiştir: Einstein’ın kuramı, doğru ya da yanlış olsun, bu kuram, klasik anlamdaki bilginin, güvenilir bilginin, kesinliğin olanaksız olduğunu göstermiştir. Demek ki Kant haklıydı: Kuramlarımız, özgür aklın eserleridir; biz de bunları doğaya dikte ettiririz. Fakat doğruya erişmek, neredeyse olanaksızdır ve ulaşıp ulaşmadığımız konusunda hiçbir zaman emin olamayız. Sadece tahmini bilgiyle yetinmek zorundayız.
Newton ve Einstein’ın kuramları, mantıksal açıdan birbirlerine tamamen zıt kuramlardır: Bazı yargıları eleştirmek olanaksızdır; yani her iki kuramın doğru olması mümkün değildir.
Bilim, doğru arayışıdır; ve kuramlarımızdan bazıları gerçekten de doğru olma olasılığı elbette vardır. Ancak doğru olsalar da, bunu hiçbir zaman kesin olarak bilemeyiz.
Tüm büyük doğa bilimciler, entelektüel açıdan alçakgönüllü kişilerdi. Newton, “Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum, Kendimi, deniz kenarında oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da daha güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum.” Dediğinde herkes adına konuşur; Einstein da, genel görelilik kuramını kısa ömürlü bir kuram olarak niteler.

Aynı biçimde, tüm büyük bilim adamları, bilimsel bir soruya bulunan her bir çözümün, yeni çözümsüz sorunlar doğuracağını da biliyordu. Dünya hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, çözümsüz sorunlara ilişkin bilgimiz, bilgisizliğimize ilişkin Sokratesçi bilgimiz, o denli bilinçli, ayrıntılı ve kesin olacaktır. Bilimsel araştırma, gerçekten de kendimizi ve bilgisizliğimizi aydınlatacak en iyi yöntemdir. Fakat bu sonsuz bilgisizlik alemi içerisinde hepimiz eşitizdir.
Goethe’nin şeytanın diline doladığı sözler ortadadır.
Bırakırsan artık, akıl ve bilimi,
İnsanoğlunun sahip olduğu en yüce gücü...
Mutlak benim olursun!

BİLGİNİN KAYNAKLARI HAKKINDA
İşte, Platon’un “Kim yönetecek?” sorusu yerine, kendimize daha iyi ve alçakgönüllü bir soru yönelttiğimizde, yani kan dökmeden ve düzene uygun yollarla, acımasız ya da benzeri kötü yönetimlerden kurtulmayı sağlayacak bir yönetim biçiminin nasıl olması gerektiğini sorguladığımızda, yanıtın, 2500 yıl önce “demokrasi” diye nitelenen yönetim biçimiyle Atina’da çoktan verilmiş olduğunu görürüz. Sözü edilen demokrasi sonsuza dek despotizmi ortadan kaldıracaktı.
Ne var ki “demokrasi” (“halk egemenliğinin” Yunanca karşılığı) akılları karıştıran bir nitelemedir. Çünkü yöneten halk değildir; zaten yönetmemelidir de, çünkü bir çoğunluk hakimiyeti, kolayca en kötü despotizme dönüşebilir. Fakat her şeye karşın “demokrasilerde” asıl amaç, pratik sorunların baskısı altında, adalet, insanlık ve özellikle de yasallık çerçevesi içerisinde, özgürlük düşüncelerini –tamamıyla olmasa da- büyük oranda hayata geçirecek anayasal düzenlemeleri geliştirmek olmuştur. En azından despotizm, anayasal düzenlemelerle her zaman başarıyla olmasa da engellenmeye çalışılmıştır.
Xenophanes, yaklaşık MÖ. 500’de, bilgi diye tanımladığımız şeyin, fikir yürütmekten ya da tahminden başka bir şey olmadığını –episteme değil doxa olduğunu- biliyordu:
Açmadılar başından tanrılar her şeyi ölümlülere,
Ama bizler zamanla buluruz arayarak daha iyiyi.
Ulaşamadı hiç kimse, tanrılar ve sözünü ettiğim
Tüm şeyler hakkındaki kesin doğruya,  ulaşamaz da.
Açıklayabilse de biri, bu kusursuz doğruyu,
Asla bilmeyecektir: her şey sanılarla dokunmuştur.
“Yanılgıları bulma ve ortadan kaldırmayı nasıl gerçekleştirebiliriz?” biçimindeki soruma verebileceğimiz doğru yanıt, bence şu olabilir: “Kuramları ve bunlara ilişkin yürütülen tahminleri, -hatta kendimizi bu konuda eğitebilirsek- kendi kuramlarımızı ve spekülatif çözüm girişimlerini eleştirerek.”
Bu yanıt, “eleştirel akılcılık” diye tanımlayabileceğimiz bir yaklaşımı ortaya koyar. Bu, aslında Yunanlılar’a borçlu olduğumuz bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, Descartes’ın ve okulunun ortaya attığı “entelektüalizm” ya da  “akılcılık” öğretisinden, hatta Kant’ın bilgi öğretisinden tamamen farklı bir öğretidir.
Bilginin en son kaynakları yoktur. Her kaynağa, her dürtüye kapımız açıktır; yeter ki kaynakların ve dürtülerin her biri, eleştirel sınamalarımızın da malzemesi olsun. Konumuz tarihsel sorular olmadığı sürece, yapmamız gereken, bilgilerimizin kaynağını araştırmaktan çok, ileri sürülen olguları bizzat sınamaktır.
Bilgi hiçbir şeyle-tabula rasa ile- başlayamayacağı gibi gözlemlerden de hareket edemez. Bilgimizde gelişme, modifikasyonla, daha önceki bilgilerde yapılan düzeltmelerle sağlanır. Tabii ki, gözlem ya da rastlantısal buluşlar, bizleri bazen bir adım daha öteye götürebilir; ama bunların önemli olup olmayışı, genelde, var olan kuramları düzeltmek için girişimde bulunup bulunmayışımıza bağlıdır.
Dünya hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, bilgimizi ne kadar derinleştirirsek, neyi bilmediğimiz konusundaki bilgimiz, yani bilgisizliğe ilişkin bilgimiz, daha bilinçli, daha açık ve daha sağlam olacaktır. Bilgisizliğimizin temel kaynağı, bilgimizin sınırlı, bilgisizliğimizin ise sınırsız olabileceği bilincidir.
Yıldızlar aleminin sonsuzluğunu izlediğimizde, bilgisizliğimizin ne kadar sonsuz olduğunu anlarız. Sadece kainatın büyüklüğü değildir bilgisizliğimizi açığa çıkaran, ama nedenlerden biridir.
Bence, her ne kadar araştırmalar sonucunda, ne kadar az bildiğimiz bilgisine ulaşsak da, dünya hakkında daha fazla bilgi edinmek her türlü zahmete değer.
Her ne kadar bilinmezlik içerisinde yol kat etmiş olsak da, bilgi alanımızın tümünde, eleştiriden daha üstün hiçbir otoritenin olmadığı bilincine varırsak, doğmacılık tehlikesine düşmeden, doğrunun ve doğruluk düşüncesinin, aslında insan yetkesinin ötesinde olduğu savına sımsıkı sarılabiliriz; hatta sarılmalıyız da. Çünkü bu olmazsa, bilimsel araştırmanın nesnel ölçütleri, çözüm girişimlerinde eleştiri, bilinmeyene dokunma ve bilgiye ulaşma da olmaz.

BİLİM VE ELEŞTİRİ
Bilimsel eleştiri, yani rasyonel eleştiri, kuramları olan bir doğru düşüncesinden hareket eder. Bilimsel kuramlarımızın haklılığını hiçbir zaman savunamayız, çünkü belki de ileride, yanlış olarak ortaya çıkabileceklerdir. Fakat onları eleştirel sınamalardan geçirebiliriz. İşte burada esas olan, haklılıklarını savunma değil, rasyonel eleştiridir. Hayal gücünü bağlamayan ama onu dizginleyen eleştiridir.
İşte sanat, söylen ya da bilim olsun, hepsinin yaratıcılığında hayal gücü ortak bir rol oynarken, bilimde asıl olan, doğruluk düşüncesinden hareket eden rasyonel eleştiridir. Yaklaşık 40 yıl önceki durum da henüz şöyleydi: Üç okul vardı. Birincisi, Bertrand Russell’ın öncüğünde, Viyana’da da Hans Hahn ve Rudolf Carnap’ın öncülük ettiği matematiğin mantığa dayandırılabilir olduğunu savlayan mantıkçılar okulu. İkincisi, kümeler kuramını mantıktan türeterek değil de, aynı Öklit geometrisi gibi, biçimsel bir belitler dizgesi olarak yerleştirmek isteyen belitçiler, daha sonraki adıyla biçimselciler; bu yaklaşımın temsilcileri olarak Zermelo, Fraenkel, Hilbert, Bernays, Ackermann, Gentzen ve Von Neumann’ı sayabiliriz. Üçüncü grup ise, önceleri Poincare ve Brouwer gibi isimlerin, sonraları da Hermann Weyl ve Heyting’in yer aldığı sezgicilerdi.
Bugünkü durum ise, her ne kadar sürekli değişiklikler kaydedilse de, şu biçimde özetlenebilir:
Russell’cı indirgeme savı, yani matematiğin mantığa dayandırılabilir olduğu iddiası, artık geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü matematik tümüyle mantığa indirgenemez; tersine matematik mantığın daha da kolaylaştırılmasına, hatta mantığın eleştirel düzeltilmesine yaramıştır: eleştirel yaklaşımla mantıksal sezgilerimizin düzeltilmesine ve mantıksal sezgilerimizin tek başına yeterli olmadığı anlayışına götürmüştür. Bununla birlikte, eleştirel sezgilerimizin ne denli önemli ve gelişmeye elverişli olduğu da anlaşılmıştır. Yaratıcı düşüncelerin çoğu sezgiyle kazanılmıştır; bu biçimde kazanılmış olmayanlar da sezgisel düşüncelerin eleştirel çürütülmesinin sonucudur.
Şimdi, genel bir hatırlatmanın tam yeridir. Genelde, bilimsel buluşlar tarihinin, tamamıyla yeni cihazların teknolojik keşiflerine bağlı olduğu ileri sürülür. Oysa ben, bilim tarihinin “düşünceler” tarihi olduğu kanısındayım. Büyüteçler, Galilei bunları astronomik bir teleskop içerisine yerleştirmeden önce de vardı. Radyogram da, bilindiği gibi, Heinrich Hertz’e kadar uzanan Maxwell kuramının bir uygulamasıydı.
Evrenbilim, en azından Newton’dan beri fiziğin bir dalı olmuştur ve Kant, Mach, Einstein, Eddington ve diğerleri tarafından da fiziğin bir dalı olarak görülmeye devam etmiştir.
Bildiğim kadarıyla, genetik kodlamanın var olabileceği öngörüsü, ilk olarak Alpbach’la bütünleşen Erwin Schrödinger tarafından ileri sürülmüştü. Schrödinger şöyle yazmıştı: “Mikroskop altında aslında kromozom diye gördüğümüz, şifre biçiminde, bireyin tüm gelişim planını ve olgunluk dönemindeki işlev planını içeren kromozomlardır ya da onların eksenel bir iskeletidir.”
Schrödinger’in bu varsayımı, sonraki otuz yıl içerisinde inanılmaz bir biçimde gelişmiş ve sağlanmıştı; moleküler genetik şifre de artık çözülmüştü.
Watson ve Crick’in kuramı sayesinde bu bilimsel mucize, Schrödinger’in son yıllarında gerçekleşmiş, ölümünden kısa bir süre sonra da şifre tamamıyla çözülmüştü. Bir zamanlar Schrödinger’in tahmin yürüterek varsaydığı dilin alfabesi, sözcük dağarcığı, sözdizimi ve anlambilimi (yani anlam öğretisi) artık bugün herkesçe biliniyor.
Bayanlar Baylar; son olarak bir de şunu eklemek istiyorum: En eskiye ait inanılmaz sonuçlara bakarak, bilimin geleceği hakkında öngörülerde bulunamayız. Bilimsel araştırmaları zemin oluşturan yeni dev kuruluşların, bilim için ciddi bir tehlike oluşturduğunu düşünüyorum. O büyük bilim adamları, eleştirel yaklaşan müstesna insanlardı. Bu sözler, kuşkusuz Schrödinger ve Gödel için olduğu kadar, Watson ve Crick içinde geçerliydi.
Ne var ki bu bilimsel ruh, araştırmanın kurumsallaşmasıyla değişti. Tüm ümidim, böylesi müstesna insanların hep olmasıdır.

SOSYAL BİLİMLERDEKİ MANTIK
Sosyal bilimlerdeki mantık konulu konuşmamı, bilgi ve bilgisizlik hakkında iki sav ortaya atarak başlatmak istiyorum.
Birinci sav: Birçok şey biliyoruz –ve bu bildiklerimiz, yalnızca ikilemli entelektüel meraklarımızla ilgili ayrıntılar değil, aynı zamanda hem bizler için uygulamada fazlasıyla önem taşıyan, hem de bizlere kuramsal derinlikler ve inanılmaz bir dünya anlayışı kazandıracak şeylerdir.
İkinci sav: Bilgisizliğimizin sınırı yoktur ve peşinde olduğumuz hayalleri boşa çıkartabilir. Evet, her seferinde, özellikle de doğabilimler alanında, bilgisizliğimizi yeniden gözler önüne seren, (birinci savla ima ettiğim) doğabilimlerdeki o inanılmaz gelişmedir.
Üçüncü Sav: Bilgi kuramının en önemli görevini, hatta belki de belirleyici bir ölçütünü, her iki savı benimsemesi ve sürekli artan o inanılmaz bilgimizle, hiçbir şey bilmediğimiz konusunda gittikçe büyüyen anlayış arasındaki ilişkiyi aydınlatmak oluşturur.
Dördüncü sav: Eğer bilim ya da bilginin bir başlangıç noktası olduğunu varsayarsak şu geçerli olur: Bilginin çıkış yeri, algılar ya da gözlemler, veri birikimi veya olgular değil, problemlerdir. Sorunlar olmadan bilgi de olmaz –ama kuskusuz, bilgi olmadan sorun da olmaz.
Beşinci sav: Diğer bilimlerde olduğu gibi sosyal bilimlerde de, başarılar veya başarısızlıklar, ilginçlikler ya da yavanlıklar, verimlilikler veya verimsizlikler, doğrudan önemi ya da yararı doğrultusunda uğraşılan problemler, söz konusudur; ve yine bu problemler, doğal olarak, dürüstlük, tutarlılık ve yalınlık çerçevesinde incelenir.
Demek ki bilgimizin çıkış noktası her zaman problemdir; gözlemler ise, ancak sorunları açıkça ortaya çıkardığında, hareket noktası olarak değerlendirilebilir; yani bizleri şaşırttığında; bilgimizdeki, beklentilerimizdeki ya da kuramlarımızdaki tersliği gözler önüne serdiğinde.
Nihayet altı diye tanımlayabileceğim asıl savıma geldim.
Altıncı sav (Asıl sav):
a) İster sosyal bilimler olsun, isterse doğa bilimler, uygulanan yöntem şudur: Problemlerinin –hareket noktası olarak belirlenen problemlerin-çözümü için girişimlerde bulunmak.
b) Getirilen çözüm nesnel eleştiriye açıksa, çürütülmeye çalışılır: Çünkü bilimsel eleştiri dediğimiz, kuramı çürütme girişimidir.
Yedinci sav: Bilgi ve bilgisizlik arasındaki ikilem, sorunlara ve çözüm girişimlerine götürür. Fakat bu ikilem hiçbir zaman ortadan kaldırılamaz.
Sekizinci sav: Daha İkinci Dünya Savaşı’ndan önce sosyoloji, genel kuramsal sosyal bilimler –bunu biri bakıma kuramsal fizikle karşılaştırabiliriz-, sosyal antropoloji de, belirli, daha doğrusu, ilkel toplumlara uyarlanmış sosyoloji olarak algılanırken, bu anlayış, günümüzde tümüyle tersine dönmüştür. Sözün kısası, sosyoloji ve antropoloji, birbirlerinin yerine geçmiştir. Sosyal antropoloji, uygulamalı özel bir bilimden temel bilimlere; antropolog da, alçak gönüllü ve pek de uzağı göremeyen fieldworker’lıktan, ileriyi gören ve derin düşünen sosyal kuramcılığa ve sosyal-derinliklere inen psikologluğa terfi etmiştir.
Dokuzuncu sav: Bilimsel bir alan, yalnızca sınırlandırılmış ve yapılandırılmış sorunlar ve öneriler yığınıdır. Fakat gerçekten var olan, sorunlar ve bilimsel geleneklerdir.
Onuncu sav: Antropolojinin zaferi, sözde gözlem yapan, sözde betimleyen ve sözde tümevarımla genelleştirmeler yapan yöntembilimin, diğerlerine göre daha nesnel olduğu sanılan ve bu nedenle de doğabilimsel olduğu düşünülen bir yöntemin zaferidir: adeta bir Pyrrhos zaferidir; ve böyle bir zaferi bir daha yaşayacak olursak, vay halimize –artık antropoloji ve sosyolojiyi unutabiliriz.
İtiraf etmeliyim ki, ileri sürdüğüm bu onuncu sav biraz fazla sert ifade edilmiştir. Ama şunu da eklemeden edemeyeceğim Sosyal antropoloji, aslında çok ilginç ve önemli şeyler ortaya çıkarmış ve sosyal bilimlerin en başarılı alanı haline gelmiştir.
On birinci sav: Bilimdeki nesnelliğin, bilim adamının nesnelliğine bağlı olduğu düşüncesi tamamen yanlıştır. Doğabilimcinin sosyalbilimciden daha nesnel olduğu kanısı da, yine büyük bir yanılgıdır. Doğabilimci de diğer tüm insanlar gibi taraflıdır; hele kendi düşünceleri karşısında –eğer sürekli yeni düşünce üreten o  azınlıktan değilse-, ne yazık ki fazlasıyla olumlu bir taraflılık sergiler.
On ikinci sav: Bilimsel nesnelliğin altında yatan tek şey, eleştirme geleneğidir; yani tüm karşı olumlara karşın var olan bir doğmayı eleştirebilme geleneğidir. Başka bir deyişle, bilimdeki nesnellik, farklı farklı bilim adamlarının bireysel meseleleri değil, karşılıklı eleştiriye, aralarında yaptıkları dost-düşman işbölümüne, birlikte ve ayrı çalışmaya dayalı sosyal bir meseledir. Böyle olduğundan da bu ortak çalışma, büyük oranda, eleştiriyi biçimlendirecek toplumsal ve siyasi ilişkilere bağlıdır.
On üçüncü sav: Nesnelliği, farklı bilim adamlarının davranışında gören ve nesnel olmamayı bilimcilerin sosyal konumlarına göre açıklayan bilgi sosyolojisi, bu önemli noktayı yani nesnelliğin yalnız ve yalnız eleştiriyle sağlanabildiği konusunu –tamamen gözden kaçırmıştır.
On dördüncü sav: Eleştirel tartışmalarda şu sorular karşımıza çıkar: (1) İddianın doğru olup olmayacağı sorusu; önemli olup olmayacağı sorusu, ele aldığımız problemler karşısında, iddianın konuya yarar sağlayıp sağlamayacağı ve anlamlı olup olmayacağı sorusu. (2) Örneğin sosyal refah sorunu veya milli savunma ya da milli saldırı politikası ya da endüstriyel gelişme veya kişisel çıkar gibi, tümüyle farklı bilimdışı problemler karşısında iddianın, önemli,  yararlı ve anlamlı olup almayacağı sorusu.
Başka bir deyişle ifade edecek olursak, salt bilimsel olan değerler ve değersizlikler vardır, bir de bilimdışı olan değerler ve değersizlikler vardır. Bilimsel çalışmayı, bilimdışı uygulamalardan ve değerlendirmelerden uzak tutmak olanaksız olsa da, bilimsel eleştirilerde ve tartışmalarda yapılması gereken  işlerden biri, biriken değerlere engel olmak ve özellikle de bilimdışı değerlendirmeleri, doğruluk sorgulamasının dışında tutmaktır. Bilim adamının taraflılığını, insanlığını elinden almadan yok edemeyiz. Onu, insan ve bilim adamı olarak bozmadan, ne değerlendirmelerine yasak koyabilir ne de tahrip edebiliriz. Nesnel ve özgür değerlere sahip bilim adamı, aradığımız ideal bilimci değildir. Tutku olmadan hiçbir şey olmaz, hele saf bilimde hiç olmaz. Bu nedenle , “doğruluk aşkı”, öylesine bir benzetme değildir. O halde, farklı değerleri ortaya koyma, bunlar arasında da, doğruluk, önemlilik, yalınlık vb. niteliklere göre, salt bilimsel olanlarla bilimdışı olanlar arasında kesin bir ayrım yapma işi, yine bilimsel eleştirinin görevidir.
On beşinci sav:  Salt tümdengelimsel mantığın en önemli işlevi, eleştiri Organon’unu sağlamaktır.
On altıncı sav: Tümdengelimsel mantık, mantıksal çıkarımların ya da mantıksal neden-sonuç ilişkisinin geçerliliği kuramıdır. Mantıksal bir neden-sonuç ilişkisinin geçerliliği için gerekli ve önemli koşul şudur: Geçerli bir çıkarımın öncülleri eğer doğruysa, vargısı  da doğru olmak zorundadır.
On yedinci sav: Eğer öncüller doğru, çıkarım da geçerli ise, vargının da doğru olması gerekir. Bu nedenle, geçerli bir çıkarımda vargı yanlış ise, tüm öncüllerin doğru olması mümkün değildir.
On sekizinci sav: Böylece tümdengelimsel mantık rasyonel eleştiri kuramına dönüşür. Çünkü rasyonel olarak ele alınan tüm eleştiriler, eleştirilecek önermede tutarsızlıkların arayışı biçiminde gelişir. Herhangi bir önermeden, mantıksal yollarla türetilen tutarsız çıkarımlar, o önermeyi çürütür.
On dokuzuncu sav: Bilimde kuramlarla çalışırız, yani tüm dengelimsel sistemlerle. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, bir kuram ya da tümdengelimsel sistem, açıklama girişimidir ve bu nedenle, bilimsel bir problemi çözme girişimidir. İkincisi, kuram, yani tümdengelimsel sistem, çıkarımlarıyla rasyoneli açıdan eleştirilebilir bir önermedir; yani rasyonel eleştiriden geçen bir çözüm önerisidir.
Yirminci sav: Doğruluk kavramı, burada ortaya koyduğum eleştiricilik için vazgeçilmez bir kavramdır. Eleştirdiğimiz şey, doğruluk iddiasıdır.
Bir önerme, gerçeklerle örtüştüğü ya da uyuştuğu sürece ya da olaylar, önermenin betimlediği biçimde geliştiği sürece, “doğrudur”. İşte sözünü ettiğimiz ve herkesin kullandığı mutlak ya da nesnel doğruluk kavramı budur. Zaten modern  mantığın en önemli sonuçlarından biri de, bu mutlak doğruluk kavramını büyük bir başarıyla ıslah etmiş olmasıdır.
Yirmi birinci sav: Sırf gözlem yapan bilim yoktur; yalnızca az ya da çok bilinçli ve eleştirel kuramlar getiren bilimler vardır. Bu, sosyal bilimler için de geçerlidir.
Yirmi ikinci sav:  Psikoloji sosyal bilimdir, çünkü düşüncelerimiz ve davranışlarımız büyük oranda sosyal ilişkilerin etkisindedir. Kuşkusuz a) taklit, b) dil, c) aile gibi kategoriler, sosyal kategorilerdir; ve bu sosyal kategorilerden biri olmadan, öğrenme ve düşünme psikolojisinden ve hatta sözgelimi psikanalizden söz edemeyeceğimiz açıktır. Bu da, psikolojinin toplumsal kavramları gerektirdiğinin göstergesidir. Buradan şu sonuç çıkar: Toplumu olduğu gibi psikolojik açıdan açıklamak ya da psikolojiye dayandırmak olanaksızdır. Bu nedenle de psikoloji, sosyal bilimlerin temel bilimi olarak görülemez.
Yirmi üçüncü sav:  Sosyoloji, psikolojiden geniş ölçüde bağımsız olabilmesi ve de olmak zorunda olması nedeniyle özerktir. Bu psikolojinin bağımlı olması dışında, sosyolojinin insan davranışının istenmeyen ve beklenmeyen sonuçlarını hep açıklamak zorunda olduğu gerçeğinden de kaynaklanmaktadır.
Yirmi dördüncü sav: Sosyoloji, “anlaşılır sosyoloji” olarak nitelenen diğer anlamıyla da özerktir.
Yirmi beşinci sav: Ulusal ekonomi yöntemlerinin mantıksal boyutu incelenmesi, toplum bilimlerinin tümüne uygulanabilir bir sonuç ortaya çıkarır. Bu sonuç bize sosyal bilimlerde, nesnel-anlaşılır bir yöntem ya da durum mantığı diye tanımlanabilen, salt nesnel bir yöntemin olduğunu gösterir.
Yirmi altıncı sav: Durum mantığına ilişkin burada getirdiğim açıklamalar, rasyonel, kurumsal yeni yapılandırmalardır. Bunlar, basit ötesi ve  şema ötesidir ve bu nedenle de genelde yanlıştır.
Yirmi yedinci sav: Durum mantığı, genelde davranışlarımızın yer aldığı fiziksel bir dünyayı göz önünde bulundurur. Bu dünya içerisinde, örneğin bizlere sunulan ve bir şeyler öğrenmemizi sağlayan fiziksel çareler ve yine bir şeyler (fakat daha az) öğrenmemizi sağlayan fiziksel tepkiler yer alır.
Son olarak bir açıklama daha yapmak istiyorum. Bana göre bilgi kuramı, yalnızca tek tek bilimler için değil, felsefe için de büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, hepimizi bugün meşgul eden, dini ve felsefi sıkıntılar, büyük oranda bilgi-felsefesinin verdiği sıkıntıdır. Nietzsche bunu, Avrupa nihilizmi olarak, Benda ise, aydınların ihaneti olarak nitelemişti. Ben bunu, hiçbir şey bölmediğimiz biçimindeki Sokratesçi buluşun, yani kuramlarımızı hiçbir zaman rasyonel açıdan savunamayacağımız yaklaşımının bir sonucu olarak betimlemek istiyorum.
Fakat birçok olumsuzluk arasında varoluşçuluğu da ortaya çıkaran bu önemli buluş, yalnızca yarım bir buluştur; nihilizmin üstesinden de gelinebilir. Çünkü, belki kuramlarımızı rasyonel açıdan savunamayabilir, hatta olasılı olarak da niteleyemeyebiliriz, ama rasyonel açıdan eleştirmek ve daha iyilerini kötülerden ayırt etmek her zaman mümkün olacaktır.
Ve bunu, Sokrates’ten de önce, yaşlı Xenophanes şu dizeleri yazarken biliyordu.
Açmadılar başından tanrılar her şeyi ölümlülere;
Ama bizler zamanla buluruz arayarak daha iyiyi.

BÜYÜK SÖZLERE KARŞI SÖZLER
(Yayımlanması bir zamanlar düşünülmemiş bir mektup)
Sosyalist gençliğimde edindiğim birçok düşünce ve ideali, daha sonraki yaşlarıma da taşıdım. Özellikle de şunları:
Her aydının özel bir sorumluluğu vardır; öğrenim görme ayrıcalığına ve olanağına sahiptir. Bunun karşılığında çevresine (ya da “toplumuna”) öğrendiklerini, en basit, en açık ve en alçakgönüllü biçimde açıklamakla yükümlüdür. En kötüsü, aydınların peygamberler gibi ortaya çıkıp, insanları kehanetleriyle kandırmalarıdır –tanrıya karşı işlenen büyük bir günahtır. O halde, basit ve açık biçimde kendini ifade edemeyen susmalı, kendini açık biçimde ifade edebilene kadar çalışmaya devam etmelidir.
Felsefi çalışmalarımın tümü, felsefi olmayan sorunlarla ilişkilidir. Bu konuda 1952’de yazmıştım. (bkz. Conjectures and Refutations, s.72)
“Gerçek felsefi sorunların kökü her zaman, felsefeye ait olmayan alanlardaki önemli sorunlara dayanır. Kök yok olduğunda, onlar da çürüyüp gider.” Problemlerin kök saldığı alanlara örnek olarak da, siyaset, sosyal toplu yaşam, din, evrenbilim, matematik, doğabilimler ve tarihten söz etmiştim.
Felsefecileri eleştirme konusuna pek fazla girmek istemem. Bir keresinde dostum Karl Menger, “onları eleştirmek, adeta, onlara karşı çektiğimiz kılıçla, kendi kendilerine zaten batacakları bataklığa, arkalarından atlamak demektir”, biçiminde bir ifade kullanmıştı.
Adorno ve Habermas’ın Positivismusstreit’ta dayandıkları temel sav, sosyolojide, gerçek bilginin ve değerlerin birbirinden çözülemeyecek kadar içi içe olduğu (Mannheim’ın) iddiasıdır.
Ben, sözcükler üzerinde tartışmam. Fakat Habermas’ın bu bilimsel tartışmaya getirdiği, “olguculuk” ve “yeni-olguculuk” ifadelerinin neredeyse gülünç bir geçmişi vardır.
(a) Olguculuk, Bu ifade Comte tarafından getirilmişti. O zamanlar taşıdığı bilgikuramsal anlam şuydu: Pozitif, yani varsayımsal olmayan bilgi vardır. Çıkış noktasını ve dayanakları oluşturan, bu pozitif bilgidir.
(b) Ahlaki ve hukuksal olguculuk. Hegel’in eleştirmenleri (örneğin ben de Open Society’de), Hegel’in “Akılcı olan, gerçektir” biçiminde ileri sürdüğü savın, olgucu bir eğilim gösterdiğini öne sürmüşlerdir:  ahlaki ve hukuksal değerler (sözgelimi adalet), pozitif olgularla (mevcut töreler ve hukukla) açıklanır. (İşte, Habermas’ın hala içinde dolaşan ruh, bu Hegelci değerler ve olgular birikintisidir: Normatif ve fiili olanı ayırt etmesini engelleyen, bu olguculuğun kalıntılarıdır.)
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


Şubat 04, 2011, 04:06:50 ÖS
Yanıtla #1
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9522
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

KÜLTÜRLERİN ÇARPIŞMASI HAKKINDA
Peki ama bu Batı uygarlığı, gerçekten de iyi, arzu edilen bir uygarlık mıdır? En azından Rousseau’dan beri, özellikle de, haklı olarak daha iyiyi arayan gençler tarafından sık sık ortaya atılan bu soru, dünyanın en özeleştirel ve reformcu uygarlığı olan günümüz Batı uygarlığı için karakteristik bir sorudur.
Bence bizim Batı uygarlığımız, her ne kadar haklı olarak bazı eleştiriler getirsek de, insanlık tarihinin en özgür, en adil, en insancıl, en iyi olanıdır. En iyi olmasının nedeni de, en iyi biçimde düzeltilebilir bir yönünün olmasıdır.
Dünyanın dört bir yanında insanlar, yeni ve  genelde farklı kültür alemleri yaratmışlardır: Efsane, şiir, sanat, müzik dünyaları; ürünler, alet edavat, etkinlik, ekonomi dünyaları; ahlak, hukuk, koruma dünyaları ve çocuklara, hastalara, ve diğer yardıma muhtaç kimselere yardım dünyaları. Fakat yalnızca bizim Batı uygarlığımızda, ahlaki açıdan kişisel özgürlük hakkı büyük oranda kabul görmüş ve hayata geçirilmiştir. Bununla birlikte de yasalar önünde eşitlik, barış, mümkün olduğunca şiddetten kaçınma anlayışı.
İşte Batı uygarlığımızı, bugüne kadar var olan uygarlıklar arasında en iyisi diye tanımlamamın nedeni budur. Kuşkusuz üzerinde başka iyileştirmeler yapılması gerekir.
Elbette uygarlığımızın daha birçok eksiği vardır. Fakat bu doğaldır. Eksiksiz bir toplumun olanaklı olmadığını hepimiz biliyoruz. Amerikalı bir yargıcın bir keresinde, özgürlük haklarını savunan bir sanığa söylediği gibi: “Yumruğunuzu hareke ettirme özgürlüğünüz karşınızdakinin burnunun başladığı yerde biter” kuralı geçerlidir. Başka bir deyişle özgürlük, ne yazık ki, yasalar, yani düzen ile kısıtlanmak zorundadır.
İnsan toplumunun barışa gereksinimi vardır, fakat bununla birlikte ciddi ideolojik anlaşmazlıklara da: uğruna savaşabileceğimiz değerlere ve düşüncelere, Batı toplumlarında mücadelelerin, Kılıçla değil, sözcüklerle daha iyi ve etkili, hele akılcı argümanlarla daha da başarılı olabileceğini artık öğrendik –bunu da Yunanlılar’dan öğrendik.
Evet ben, Batı uygarlığı, bilim ve  demokrasi yanlısıyım. Çünkü bizlere, felaketlerin önüne önceden geçme ve gerektiğinde daha da iyileştirme olanağını tanıyan bunlardır. Ayrıca, özeleştiriyle doğruyu arayan ve her yeni buluşla ne kadar az şey bildiğimizi, bilgisizliğimizin ne denli sonsuz olduğunu bize her seferinde gösteren, günümüzde sık sık karalanan bilimin de tümüyle arkasındayım.
Ulus-devlet ilkesinin tam anlamıyla gerçekleştirilemez olmasına karşın, azınlıkların korunması ilkesinin kolayca hayata geçirildiği söylenemez; ama az da olsa bunu gerçekleştirildiği görülmektedir. Azınlıkların korunması ilkesi ve de çocukların korunması ilkesi, milliyetçiliğin aksine, mutlak ahlaki bir ilkedir.
Peki ulus-devlet ilkesi niçin hayata geçirilemiyor, niçin dünyamızda ve özellikle de Avrupa’da saçma bir ilke olarak görülüyor? Avrupa halkı, herkesin bildiği gibi, kavimler göçünün bir eseridir. İnsanlık tarihinden bu yana, insanlar akın akın, iç Asya bozkırlarından, güney, güneydoğu ve özellikle de, bizim Avrupa diye tanımladığımız, yarılmış Batı Asya yarımadasına, önceki ilticacılarla çarpışmak ve parçalanmak için göç etmişlerdir. Ve işte sonuç: Farklı diller, etnikler ve kültürler mozayiği: Yeniden düzenlenmesi asla olanaklı olmayan bir karmaşa, bir karışım.
Bu karmaşaya en iyi biçimde rehberlik eden, dillerdir. Fakat bunlar içerisinde de, ortaya çıkışları bakımından yüceltilmiş, az çok yerli ya da doğal diyalektler ve birbiriyle örtüşen yazı dilleri vardır: bunu Flamancada açıkça görüyoruz. Fransızca, İspanyolca, Portekizce ve Romanca gibi diller ise, Romalılar’ın yaptıkları fetihlerin bir sonucudur.
Elbette milliyetçiliğin öncüleri vardı. Fakat ne Roma kültürü ne de eski Yunan kültürü milliyetçiydi. Tüm bu kültürler, Akdeniz’de ve yakın doğudaki farklı kültürlerin çarpışmasıyla ortaya çıkmıştı. Bu, kuşkusuz, bu günkü Batı kültürümüze önemli katkıları olmuş Yunan kültürü için de geçerlidir: Önemli katkılar derken, özgürlük düşüncesini, demokrasi düşüncesinin bulunuşunu ve modern doğabilimlere götüren, eleştirel ve rasyonel yaklaşımı kastediyorum.

İMMANUEL KANT: AYDINLANMANIN FİLOZOFU
(Ölümünün yüz ellinci yılında anısına yapılan bir konuşma)
Kant, aydınlanmaya inanıyordu ve onun son ve en büyük savunucusuydu. Gerçi ben, bunun yaygın bir görüş olmadığını biliyorum. Ben, Kant’ı aydınlanmanın en son  savunucusu olarak görürken, çoğu kişi onu, aydınlanmayı yok eden okulun –“Alman idealizminin” Fichte, Schelling ve Hegel okulunun kurucusu olarak niteler. Bu her iki yaklaşım, bana göre birbiriyle hiç bağdaşmamaktadır.
Fichte ve sonra da Hegel, Kant’ın şöhretini kendileri için kullanmaya çalışmışlardı, bu nedenle de onu okullarının kurucusu olarak ilan ettiler. Fakat Kant, kentini onun izinde ve mirasçısı olarak tanıtan Fichte’nin  ısrarlı yaranmacılığını reddedecek kadar uzun yaşadı. Pek fazla tanınmayan, Erklarung in Beziehung auf Fichtes Wissenschaftslehre (7. Ağustos 1799) adlı yapıtında Kant, oldukça ileri giderek şunları yazmıştı: “Tanrı bizleri dostlarımızdan korusun... çünkü ... ara sıra da karşımıza çıksalar, sahtekar, entrikacı, bizlerin mahvolmasını isterken, iyi dileklerini dile getiren ... dostlar vardır; ve işte onlardan ve kurdukları tuzaklardan kaçınmak, pek de kolay değildir.”
Fakat Kant’ın aydınlanma hakkındaki söylediklerini bir de kendisinden dinleyelim:

“Aydınlanma, insanın, kendi kendini başkalarının idaresinde olmadan aklını kullanmamaktır.” Aklını, eksik olduğundan değil, başkalarının idaresi altında olmadan kullanma kararlılığı ve yürekliliği gösteremeyen, kendi kendini ergin olmayışa mahkum eder. Spare aude! “Kendi iradenle aklını kullanma yürekliliğini göster!” aydınlanmanın sloganıdır.
Kant’ın burada söyledikleri, kuşkusuz kişisel bir itiraftır; kendi geçmişinden bir kesittir. Yoksul koşullarda ve dindar bir çevre içerisinde yetişen Kant, büyük bir yüreklilik göstererek bilgiyle kendini bağımlılıktan kurtarmayı başarmıştı.
Dünyanın uzayda sonlu mu, yoksa sonsuz mu olduğu sorusuna Einstein’ın parlak bir yanıtı vardı: sonlu olan, ama sınırları olmayan bir dünya vardır. Böylece Einstein, deyim yerindeyse, Kant’ın düğümünü çözmüştü; zaten elinde de Kant ve çağdaşlarına göre daha keskin silahları vardı. Dünyanın sonlu ya da sonsuz olup olmadığı sorunu, günümüzde de halen tam olarak açıklığa kavuşturulmuş değildir. Kant, uzay ve zaman içerisindeki fiziksel şeylerin gerçek –ideal değil, gerçek- olduğunu hep vurgulamıştı. “Alman idealizm” okulunun acımasız metafizik spekülasyonlarına gelince: Kant’ın kitabına Kritik der reinen Vernunft adını vermesinin nedeni, bu biçimde spekülatif akılcılıklara karşı eleştirisi, dünyaya ilişkin getirilen mantıksal çıkarımlara yöneliktir; çünkü bu çıkarımlar, duyusal deneyimlerden uzak olması ve gözlemlerle denetlenmemesi yönüyle “saf”tır.
Doğabilimsel kuramlarımıza yön veren duyusal veriler değil, kendi zekamızdır –akıl yoluyla benzeşimler sisteminin düzenlenmesi ve yapılandırılmasıdır. Kendi düzeni ve yasalarıyla keşfettiğimiz doğa, zihnimizdeki düzenleme ve benzeştirme işleyişinin biri sonucudur. Kant bu yaklaşımı, mükemmel bir biçimde formüle etmiştir: “Akıl, yasalarını... doğadan çıkararak değil, doğaya dikte ederek yaratır.”
Kozmolog, bilgi ve bilim felsefecisi Kant’tan, şimdi de ahlak felsefecisi Kant’a dönelim. Bilindiği gibi Kant, insanı, aynı doğa yasaları koyucusu gibi, ahlak yasaları koyucusu olarak da görür; böylece de insanı, bir zamanlar fiziksel dünyadaki gibi ahlak dünyasının merkezi yapmıştır. Kant, evrenbilimde olduğu gibi, etiği de insanlaştırmıştır.
Kant’ın etik alanındaki Kopernikçi yaklaşımı, özerklik öğretisiyle biçimlenmiştir. Bu öğretiye göre hiç kimse, bir yetkenin buyruğuna körü körüne bağlanmamalı, ahlaki yasa koyucu olarak insan-üstü bir yetkeye de boyun eğmemelidir. Çünkü, bir yetkenin buyruğuyla karşı karşıya kaldığımızda, bu buyruğun ahlaki olup olmadığı konusunda kendi irademizle karar verecek olan yine bizler değil miyiz?
Kant, şöyle yazar: Gerçi sakıncalı olabilir, ama asla kötü olduğunu söyleyemeyiz: Her insan kendine göre bir tanrı yaratır... hatta ahlaki kavramların ışığında, bunu yaratmalıdır, ki tanrıya, kendini yaratan olarak saygı gösterebilsin.  Çünkü bir varlık, herhangi bir tanrı olarak da tanınmak ve tasvir edilmek, hatta ... onun gibi görünmek istiyorsa, ilkin kendisi, ... onu ilahi bir varlık olarak kabul edip saymaya (vicdanen) hazır olup olmadığına karar vermek zorundadır.
Kantçı etik, önermelerle sınırlandırılmamıştır; onun tek yetkesi, insan vicdanıdır. Bununla birlikte, vicdanımızın bizlerden ne isteyebileceğini de belirlemeye çalışır. Ahlak yasasına ilişkin farklı tanımlamalar getirir. Bunlardan biri: “Öyle davran ki, hem kendin hem de başkası olarak, insanlığı, salt araç olarak değil, amaç olarak da kullanabilesin.” Kantçı etik anlayışını belki de şu sözlerle özetleyebiliriz: Özgür olmaktan korkma ve diğerlerinin özgürlüğüne hem saygı göster h em de onu koru!
Kant bu etik temeliyle önemli öğretileri, devlet öğretisini ve uluslararası devlet hukuku öğretisini yapılandırmıştır. Kant’ın arzusu, dünyada sonsuz barışı hayata geçirecek ve koruyacak bir devletler topluluğunu, “özgür devletler federasyonunu” yapılandırmaktı.
Sokrates’in savunma konuşması ve ölümü, özgür insan düşüncesini, yaşayan bir gerçek haline dönüştürmüştür. Sokrates özgürdü, çünkü aklı boyunduruk altına alınamazdı, özgürdü, çünkü hiç kimsenin ona zarar veremeyeceğini biliyordu. Bizim batı aleminin miras aldığı bu Sokratesçi özgür insan düşüncesine Kant, hem bilgi hem de etik alanında yeni bir anlam kazandırdı; buna ek olarak da, özgür insanlar topluluğu –tüm insanların oluşturduğu tek bir topluluk- düşüncesini ortaya attı. Kant’a göre, her insan özgürdür; bunun nedeni de, insanın özgür değil, bir yükle –vereceği kararlarda özgür olduğu konusunda ona yüklenmiş bir sorumlulukla- doğmasıydı.   

BİLGİYLE KENDİNİ BAĞIMLILIKTAN KURTARMAK
Kant’ın, saf aklı eleştirmek ya da insanın saf bir akıl varlığı olmadığını ve bu saf akılcı bilginin, insan yaşamında en iyi ve en yüce şey olmadığını anlamak için romantiklere ihtiyacı yoktu. O, aslında bir çoğulcuydu (plüralist); insanoğlunun koyduğu hedeflerdeki çeşitliliğin ve zenginliğin, bu nedenle de çoğulcu ve açık toplum düzeninin savunucusuydu; “Korkma, özgür ol ve  diğerlerinin özgürlüğüne ve farklı oluşlarına saygı göster; çünkü insan onurunun koşulu, özgürlük ve özerkliktir!” sloganıyla da bunun mücadelesini vermeye çalıştı. Yine de insanın entelektüel açıdan kendini eğitmesi ve bilgiyle kendini bağımlılıktan kurtarması, Kant için, herkesin hemen üstlenmesi gereken felsefi açıdan zorunlu bir görevdi; çünkü yalnızca bilgiyle kendimizi zihnen bağımlılıktan –yanlış düşüncelerin, önyargıların ve putların köleliğinden- kurtarabiliriz.
Eğer tarih, acımasız bir tanrının eseriyse, bu durumda sözünü ettiğimiz tanrı, bizim için anlaşılmaz, akıl erdirilemez ve tasavvur edilemez anlamda biridir: Tarihi, doğrudan tanrının eseri olarak anlamaya çalıştığımızda, tarihin anlamını anlamak, biz insanlar için olanaksızdır. Bu nedenle din, tarihin anlamını anlaşılır kılmak istiyorsa, tarihi, doğrudan tanrısal iradenin beyanları olarak değil, iyi ve kötü –içimizde olan ve bizlerin etkisiyle ortaya çıkan- güçler arasında bir savaş olarak ortaya koymaya çalışmalıdır.
Bence doğru olan tek şey, düşüncelerin, tarihimizi etkileyen güçler olduğudur. Fakat, çok iyi ve saygın olduğu sanılan düşüncelerin de, tarihte bazen vahim sonuçlara götürebileceğini ve ilkin Bernard de Mandevilli’in gördüğü gibi, kötünün sürekli talep ettiği, iyinin de sürekli yarattığı tarihsel bir gücün –nadiren de olsa- karşımıza çıkabileceğini unutmamalıyız.
Geleceğin ne getireceğini ben de bilmiyorum; bu konuda bir şeyler bildiklerini iddia edenlere de inanmıyorum. Benim kastettiğim iyimserliğin altında yatan tek şey, geçmişten ve gelecekten öğrenebildiklerimizdir. Ve bu öğrendiklerimiz bizlere, mümkün olmuş ve olabilecek birçok şeyi, iyiyi ve kötüyü gösterdiği gibi, umudumuzu ve daha iyi bir dünya arayışı düşüncesini yitirmememiz gerektiğini gösterir.
Robespierre’in estirdiği terör, Fransız Devrimi’ni destekleyen Kant’a , özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganları altında, en iğrenç cinayetlerin yapılabileceğini öğretmişti; aynı zulümler, bir zamanların haçlı seferlerinde, büyücülerin yakılmasında ya da Hıristiyanlık adına sürdürülen Otuz Yıl Savaşlarında da yapılmıştı. Fakat Kant, Fransız Devrimi’nin bu korkunç tarihinden bir ders çıkarmıştı. Çıkardığı ders –gerçi bunu sıkça gündeme getiremiyoruz-, fanatik inancın her zaman kötü olduğu ve çoğulcu toplum düzeniyle de hiçbir zaman bağdaşmadığıdır; bununla birlikte Kant, fanatizmin her bir biçimine –ister etik açıdan kusursuz olsun, isterse hedeflerimizle aynı olsun- karşı konulması gerektiğini de ifade eder.
Fanatizmin doğurduğu tehlike ve sürekli olarak buna karşı koyma durumunda olmamız gerektiği bilinci, sanırım tarihten çıkarabileceğimiz en önemli derslerden biridir.
Peki ama, fanatizmden ve aşırılığından kaçınmak olanaklı mıdır? Tarih bize, tüm etik hedeflerin boşuna olduğunu öğretmemiş miydi? Aynı tarih, bizlere bu hedeflerin, ancak fanatik bir inancın yürütülmesi halinde tarihsel bir önem taşıyabileceğini göstermemiş miydi? Tüm insanların eşitliğini savunurken, bir zamanlar ayrıcalıklı sınıflardan gelenleri, üç dört nesil boyunca takip etmemiş miydi) Bir yandan kendini kardeşliğin koruyucusu olarak ilan ederken, kardeşlik uğruna işlediği cinayetleri açıklayabilmek için, insanlararası kardeşlik sloganları atmamış mıydı? Etik tüm düşüncelerin bozuk, en iyi olanlarının da en çok felaket getirici olduğunu, tarih bizlere göstermemiş miydi? Daha iyi bir dünya için ortaya atılan aydınlanmacı düşünceler, Fransız ve Rus Devrimleriyle işlenen anlamsız suçlar olarak kendini kanıtlamamış mıydı? Bu savıma göre, Batı Avrupa ve ABD tarihi, etik bir anlamlandırma ya da hedef koymanın, boşa olmayacağını bizlere öğretebilir. Kuşkusuz bununla, etik hedeflerin tümüyle hayata geçirildiğini ya da geçirilebileceğini iddia ediyor değilim. Söylemeye çalıştığım, etik kurallara dayalı ilkelerden esinlenerek getirilen toplum eleştirisinin bazı yerlerde başarıya ulaşmış ve kamusal yaşamı en feci kötülüklerden başarıyla koruyabilmiş olmasıdır.
Yeni çağın ilk ve büyük devrimlerinden İngiliz Devrimi, tanrı devletine değil, 1. Karl’ın idamına ve Cromwell diktatörlüğüne varmıştı. Gerçekleri görmeye başlayan İngiltere’nin bundan çıkardığı en büyük ders, meşruluktu.
 II. James’in, İngiltere’de Katolikliği zorla kabul ettirme çabası, bu meşruluğun yerleşmesiyle başarısızlığa uğramıştı. Dini savaşlardan yorgun düşen İngiltere, John Locke’un ve diğer aydınlanmacı filozofların mesajlarını artık dinlemeye hazırdı –bunlar, dini hoşgörüden yana olan ve zorla kabul ettirilen inancın değersiz olduğu ilkesini savunan; (Papa XI. İnnocent’in ifade ettiği gibi) insanların kiliseye asla çeke çeke götürülmemesi, bunun yerine kiliseye gitmeleri için yönlendirilmesi gerektiği biçimindeki mesajlardı.
Son olarak bir görüşümü daha açıklamak istiyorum. Herkesin iddia ettiği gibi, aydınlanma olsun, romantizm olsun, her iki akım da dünya tarihine, mücadeleci fikirler ve inanç mücadeleleri dönemi olarak damgasını vurmuştur. Buna ben de katılıyorum. Fakat aydınlanmayı romantizmden ayıran en önemli özellik, bu düşüncelere yaklaşımıdır. Romantizm, inancı, doğruluk içeriği ne olursa olsun, inancın gücünü ve derinliğini kendi içinde değerlendirir. Ve sanırım aydınlanmaya karşı olmasının en büyük nedeni de budur; çünkü aydınlanma, bu türden bir inanca –etik dışında- kuşkuyla yaklaşır. Gerçi aydınlanma, inanç konusuna hoşgörüyle yaklaşarak üstün bir değer biçmiştir; fakat burada değer biçtiği, inancın kendisi değil, doğruluktur. Aydınlanma felsefesinin en temel düşüncesi, mutlak bir doğrunun olabileceği, bizlerin bu doğruya yaklaşabileceğimizdir; oysa romantizmde tarihsel görelilik söz konusudur.
Ne var ki doğruya yaklaşmak pek de kolay değil. Bunun için tek bir yol vardır; bu da, yanılgılarımızdan geçer. Yalnızca hatalarımızdan bir şeyler öğrenebiliriz; bunun koşulu da başkalarının hatalarını, doğruya götüren adımlar olarak takdir etmeye hazır olmak ve kurtulmak için kendi hatalarımızı aramaktır.
Bilgiyle bağımlılıktan kurtulma düşüncesi, doğaya hakim olmak demek değildir. Bağımlılıktan kurtulmak, daha çok düşünsel olarak, hatalardan, yanlış inançlardan kendini kurtarmaktır; kendi düşüncelerimizi eleştirmek için aklı özgür kılmaktır.
Aydınlanmanın savunduğu bilgiyle bağımlılıktan kurtulma düşüncesi, kendi fikirlerimizle özdeşleşmek yerine, fikirlerimizden uzaklaşmayı öğrenmemiz gerektiği düşüncesini de beraberinde getirir. Düşünceler akla hükmedebileceğinden, bizlere düşen en büyük görev, yanlış düşüncelerin hakimiyetinden kurtulmaktır. Doğruyu bulmak ve hatalardan kurtulmak için yapmamız gereken tek şey, karşısında olduğumuz görüşlerde olduğu gibi, kendi görüşlerimizi de aynı eleştirel yaklaşımla yargılamayı öğrenmektir.
Bu söylediklerim, göreliliğe bir ayrıcalık verdiğim anlamına gelmesin; çünkü yanılgının önkoşulu, doğruluk düşüncesidir. Karşımızdakinin haklı olabileceğini, bizim ise yanılmış olabileceğimizi kabul etmek, bakış açısına göre değişir; ya da görecilerin belirttiği gibi, tarafların, kendi bakış açısından haklı, diğer bakış açısından haksız olduğu anlamına gelmez. Batı demokrasilerinde artık çoğu kimse, bazen kendilerinin haksız, karşı tarafın ise haklı olduğunu öğrenmiştir. Fakat bu önemli dersi çıkaranların çoğu, göreliliğe saplanmıştır. Özgür, çoğulcu bir toplum yaratmayı üstlendiğimiz bu tarihsel büyük görevde, yapmamız gereken en önemli şey, göreci ya da kuşkucu olmadan, görüşlerimize eleştirel yaklaşmayı sağlayacak bilince ulaşmak için kendimizi eğitmek; cesaretimizi ve kararlılığımızı yitirmeden, inandığımız düşünceler için mücadele etmektir.

LİBERALİZM İLKELERİ IŞIĞINDA KAMUOYU
Hiç eleştirilmeden, öylesine kabul edilen birçok “kamuoyu” söyleneni göz ardı etmememiz gerektiği kanısındayım.
Bunlardan ilki –“ vox populi, vox dei”-, halkın sesini en son otorite ve bilgeliğin sesi olarak kabul eden, klasik söylendir. Fakat neyse ki halkın sesi, nadiren tekseslidir ve farklı sokaklardaki farklı “sade insanların” görüşleri de, bir konferans salonunu dolduran farklı yaklaşımdaki liberallerde olduğu gibi, farklıdır.

Her şeye karşın, vox populi söyleninde, az da olsa, doğruluk payının olduğu kanısındayım. Bunu şöyle ifade edebiliriz: Her ne kadar sade insanların önemli olaylara ulaşma olanağı kısıtlı da olsa, bu insanlar, siyasi iktidar sahiplerinden genelde daha bilgedirler; bilge olmasalar da en azından,  daha iyi ve cömert eğilimler gösterirler.
“Yeter ki doğru, bize ( yada halka) gösterilsin, artık bunu hiç unutmayız.” Bunu, gerçekçi iyimserlik kuramı olarak nitelemeyi öneriyorum. Çünkü bu kuram, hem liberalizmin hem de sosyalizmin esin kaynağı olmuştur. Ve gerçekten de bu kuram, hem aydınlanma hareketi için hem de bu hareketin taraftarlarını ve öncüllerinin çoğu için, karakteristik bir kuramdır. Aynı vox populi söyleni gibi, bu da  teksesliliğin, kuşku duymayı öğrendiğimiz bir teksesliliğin otoritesine ilişkin bir söylendir.
Liberalizmin Temel İlkeleri: Bir Dizi Sav
1. Devlet gerekli bir beladır. Devletin güç yetkileri gereğinden fazla olmamalıdır.
Bu bağlamda devletin sürekli bir tehlike oluşturduğunu, hatta gerekli de olsa, bir bela olduğunu göstermek pek de zor değildir. Çünkü devlet, görevini yerine getirecekse, tek tek vatandaşların ya da vatandaşların oluşturduğu grupların sahip olduğundan daha fazla güce sahip olmalıdır. Her ne kadar bu gücün kötüye kullanılması tehlikesini, bazı düzenlemelerle elverdiğince kısıtlasak da, bunu tümüyle ortadan kaldırmak olanaksızdır.
2. Demokrasi ve despotizm arasındaki fark: demokrasilerde kan dökmeden hükümetler devrilir; oysa despotizmde bu böyle değildir.
3. Demokrasi, vatandaşlara iyilikler sunamaz ( ve sunmamalı da). Gerçekten de “demokrasi” tek başına bir şey yapamaz; bir şeyler yapacak olan ancak demokratik bir devletin vatandaşlarıdır. (ve kuşkusuz hükümetleridir).
4. Demokrat olmamızın nedeni, çoğunluğa bakmamız değil, demokratik kurumların, demokratik geleneklerde kök saldıklarında, bildiğimiz diğer kurumlar arasında en zararsızı olarak kendini kanıtlamış olmasındandır.
5. Geleneklere bağlı olmadığı takdirde, öylesine yapılandırılmış kurumların hiçbir yeterliliği yoktur. Kurumlar her zaman “çelişik” yapıdadır; öyle ki –güçlü bir gelenek olmadığı taktirde- olması gerekenden tam tersine işleyebilir.
6. Liberal bir “ütopya” – başka bir deyişle, akılcı geleneklerden yoksun bir tabula rasa (boş levha) üzerinde kurulmuş bireysel özgürlüğe getirilen kısıtlamaların, ki bunlar sosyal toplu yaşam için vazgeçilmezdir, olanaklar ölçüsünde eşit dağıtılmasını (Kant) ve azaltılmasını gerektirir.
7. Liberalizm ilkeleri, var olan kurumların değerlendirilebilmesine, gerektiğinde kısıtlamaların ya da değişikliklerin yapılabilmesine ışık tutan ilkeler olarak betimlenebilir. Var olan kurumların yerlerini alamazlar. Başka bir deyişle: Liberalizm, devrimci bir anlayıştan çok, evrimci bir anlayıştır. (yalnızca despotizme karşı devrimcidir)
8. Geleneklerden söz ederken, bir toplumun “ahlak çerçevesini” (buna bağlı olarak da kurumsal “yasal çerçeveyi”) oluşturan, adalet ve dürüstlük kavramlarıyla birlikte ahlaki duyarlılığı da bünyesinde barındıran gelenekleri en önde saymamız gerekir. Bu ahlaki çerçeve, birbirine zıt çıkarlar arasında, haklı ve doğru olanın gerektiğinde ayırt edebilmesine dayanak oluşturur. Bu ahlaki çerçevede elbette değişmez değildir, fakat değişim süreci oldukça yavaştır.
Liberalizm Kuramında Özgür Tartışma
Düşünce özgürlüğü ve özgür tartışma, liberalizmin en önemli değerleridir; bunların haklılığını savunmaya da gerek yoktur. Belki yalnızca doğru arayışı konusundaki rolleri bakımından söz edebiliriz. Doğru apaçık ortada olmadığı gibi, hemencecik bulunamaz da. Doğruyu ararken, en azından
a) Hayal gücüne,
b) Deneme ve yanılmaya (trial and error),
c) a), b) ve eleştirel tartışmanın yardımıyla kendi önyargılarımızı yavaş yavaş keşfetmeye
gereksinim duyarız.
Genelde tartışmaların, ancak ortak görüşleri paylaşan kişiler arasında olanaklı olabileceği ileri sürülmüştür. Buna göre bu yaklaşım yanlıştır. Yalnızca tek bir şey gereklidir: Karşısındakinden bir şeyler öğrenmeye hazır oluş ve içtenlikle, ne denmek istendiğini anlamak.
İşte herkes bu hazır oluşu gösterdiğinde, farlı çevrelerden gelen katılımcıların görüşleri ne kadar çeşitli olursa, tartışma da o kadar verimli olacaktır.
Bir tartışma, ölçülecek görüşlerin ve fikirlerin çeşitliliğiyle değer kazanır. Liberalizm, ortak bir anlayışı değil, fikirlerin karşılıklı teşvik edilmesini ve buradan doğan yeni görüşlerin geliştirilmesin öngörür. Bir sorunu herkesi hoşnut edecik biçimde çözmeyi başardığımızda, beraberinde yine görüş ayrılıklarına yol açacak, yeni sorunları yaratmış oluruz; fakat bu, endişe verici bir şey değildir.
Kamuoyunun Biçimleri
İki temel kamuoyu türü söz konusudur. Bunlardan biri, kurumsallaşmış, diğeri ise kurumsallaşmamış olandır.
Kurumsallaşmış biçimde kamuoyu oluşturan ya da kamuoyunu etkileyen kurumlara örnek olarak, basını (ve bununla birlikte gazetelere yazılan mektupları), siyasi partileri, dernekleri, üniversiteleri, kitapevlerini, radyoyu, tiyatroyu, sinemayı, televizyonu vb. sayabiliriz.
Kurumsallaşmamış kamuoyu oluşumuna örnek verecek olursak, insanların en son gelişmeler hakkındaki konuşmalarını; trenlerde ya da umumi yerlerde yabancılar, “zenci ya da melezler” hakkında söylenenleri; yemeklerde geçen konuşmaları özellikle İngiltere’de akşam yemeklerinde –Avusturya’da pastanelerde, Bavyera’da belki de birahanelerde – yürütülen sohbetleri sıralayabiliriz. (Bu ortamların da ileride kurumsallaşabileceğini düşünüyorum.)
Kamuoyunun çok büyük bir gücü vardır. Hükümetleri devirebilir, hatta demokratik-olmayan hükümetleri bile yok edebilir. Liberalizm böyle bir güce  kuşkuyla yaklaşmak zorundadır.
Anonim olması yönüyle kamuoyu, sorumluluk taşımayan bir güçtür ve bu nedenle, liberalizmin bakış açısından çok tehlikelidir.
Özetlemek istiyorum.
Pek fazla somut olmayan, oldukça müphem bir şey olan “kamuoyu”, hükümetlerden daha aydın ve daha bilge görüşlere sahip olmakla birlikte, güçlü liberal bir gelenekle dizginlenmediği takdirde, özgürlük için bir tehlike anlamına da gelir.
Kamuoyu asla vox dei,  doğrunun ve yanlışın hakemi olarak kabul edilmemelidir; fakat zaman zaman adeta ve diğer ahlaki değerlere ışık tutan bir yargıç olarak düşünülebilir.

FELSEFE BANA GÖRE NEDİR?
Bence tüm insanlar birer filozoftur –içlerinden bazıları daha da fazla. Akademisyen felsefecilerin ayrıcalıklı ve seçkin bir grup oluşturduklarını kuşkusuz ben de yadsımıyorum; ama Waismann’ın, bu felsefecilerin yaklaşımlarına ve çalışmalarına duyduğu hayranlığa  asla katılmıyorum. Tam tersine, bana göre, akademik felsefeye kuşkuyla bakan bir çok insan vardır (bunlar da benim gözümde birer felsefecidir). Sözün kısası, Waismann’ın bu muhteşem makalesinin altında yatan kuramı –bunu üstü kapalı olarak geçiştiriyor- kesin olarak reddediyorum; yani entelektüel ve felsefi elit bir grubun var olduğu görüşünü kabul etmiyorum.
Elbette, gerçek anlamda birkaç büyük filozofun, çok az sayıda da olsa takdire değer birkaç filozofun varlığını yadsıyamam. Fakat yine de, ortaya ne atmış olurlarsa olsunlar, akademisyen felsefeciler için anlamı ne olursa olsun, bu felsefe, ünlü bir ressamın resmi ya da ünlü bir bestecinin bestesi gibi onların özgün eseri anlamına gelmez ki. Kaldı ki, Yunan ön-Sokratesçiler o büyük felsefeleriyle, zaten bugünkü akademik felsefenin neredeyse tamamına çok önceden el atmışlardı.
Yaşamım boyunca, felsefeyi ve metafiziği Viyana Çevresi’ne karşı hep savundum; ama bununla birlikte, felsefecilerin genelde başarılı olmadıklarını da itiraf etmek zorunda kaldım. Çünkü çoğunun, bu gruba kendimi de dahil ediyorum, gerçek felsefi sorunlarla, farklı ciddiyeti ve güçlükleri olan gerçek problemlerle uğraştıklarına inanmıştım. Ve bu problemlerden bazılarının da, çözülebilir olduğunu düşünüyordum. Bu bölüm için “Felsefe Bana Göre Ne Değildir?” biçiminde bir başlığı uygun görüyorum.
Bir: Felsefenin görevi, yanılgıları ortadan kaldırmak değildir –gerçi bu iş, felsefe için zaman zaman gerek duyulan bir ön çalışma olabilir.
İki: Felsefe, insanı şaşkına çeviren özgün dünya imgelerinin ya da alışılmışın dışında akıllıca yürütülmüş dünya betimlemelerinin oluşturduğu bir sanat galerisi değildir. Bence felsefeyi bu biçimde algılamak, o büyük filozoflara ağır haksızlık etmek olur.
Büyük filozoflar, salt estetik hedefleri amaçlamamışlardı. Dahiyane öğretilerin yapımcıları olmak niyetinde değillerdi. Onlar, diğer bilim adamları gibi, yalnızca doğrunun peşinde koşan insanlardı.
Üç: Felsefi öğretiler tarihi, bana göre, olası tüm düşüncelerin denendiği ve doğrunun belki de bir yan ürün olarak ortaya çıktığı, entelektüel yapıtlar tarihi değildir. Geçmişin, gerçekten de o büyük filozofları, öğretilerinin belki dahiyane olduğu ama bir adım bile doğruya yaklaştırmadığına inansalardı, hepsi de kendi öğretilerinden vazgeçerlerdi, biçimindeki bir anlık kuşku bile, bence onlara büyük bir ihanettir.
Dört: Felsefe, kavramları, sözcükleri ve dilleri çözümlemeye ya da “açıklamaya” çalışmak değildir.
Kavramlar ya da sözcükler, yalnızca önermeleri, varsayımları veya kuramları ifade edebilmek için kullanılan araçlardır. Bu anlamda, kavramların ya da sözcüklerin, doğru veya yanlış oluşları söz konusu olamaz. Onların tek işlevi, insan dilinin betimlenişi ve temellendirilişine araç oluşturmaktır. Bu nedenle amacımız, anlamları çözümlemek değil, ilginç ve anlamlı doğruların, daha doğrusu, gerçek kuramların izinde olmaktır.
Beş: Felsefe, insanın kendini zeki göstermesine yarayan bir araç değildir.
Altı: Felsefe, insanların felsefi karmaşadan sıyrılmasını sağlayan entelektüel bir terapi değildir.
Yedi: Felsefede, kendini daha kesin ve daha açık biçimde ifade etme eğilimini göremiyorum. Kesin ifade ya da açık ifade, kendinde entelektüel değerler değildir.
Sekiz: Bu nedenle felsefe, yakın ya da uzak gelecekte çıkabilecek sorunların çözümüne temel veya kavramsal çerçeve hazırlama değildir. Bunu John Locke yapmıştı.
Dokuz: Felsefe bence, çağdaş ruhun bir ifadesi de değildir. Bu, eleştiriye karşı koyamayan Hegelci bir yaklaşımdır. Kuşkusuz, bilimde olduğu gibi, felsefede de bazı modalar vardır. Fakat ciddi anlamda doğruyu arayan, zaten modayı izlemeyecek, ona güvenmeyip, ona karşı savaşacaktır.
Bütün insanlar birer filozoftur. Felsefi problemlerle uğraştıklarının farkına varmasalar da, hepsinin de en azından felsefi önyargıları vardır. Bu önyargılardan çoğu, doğal diye kabul ettikleri kuramlardır: Bunlar, düşünsel çevrelerden ya da geleneklerden gelen kuramlardır.
Son derece geçirliliği olan, herkesçe bilinen bir yaşam felsefesi vardır. Buna göre, dünyada kötü (ya da istenmeyen) bir olay yaşandığında, bunun mutlaka bir sorumlusu olmalıdır; yani biri, kasıtlı olarak bunu yapmıştır. Bu yaklaşım çok eskilere uzanır. Homeros’ta Truva’nın çevresinde ve kentin içinde kendiliğinden gelişen korkunç olayların sorumlusu, tanrıların kıskançlığı ve gazabıdır; Odysseus’un yanlış yola sapmasından da Poseidon sorumlu tutulur. Daha sonraki Hıristiyanlık felsefesinde, kötülüğün sorumlusu şeytandır. Marksist ağızlarda kötülüğün sorumlusu ise sosyalizmin gelmesini ve cennetin dünyada yaratılmasını engelleyen açgözlü kapitalistlerdir.
Daha yalın ifade edecek olursak, felsefenin şu ya da bu alanlarda uğraştığı asıl sorun, “bilgikuramsal iyimserlikle” “bilgikuramsal kötümserlik” arasındaki ikilemdir. Bizler bilgiye ulaşabilir miyiz? Neyi bilebiliriz? İyimserlik taraftarları, insanın bilgiye erişebileceğine inanırken, kötümserler, gerçek bilginin insanın kudretinde olmadığını savunur.
Ben sağduyuya tapıyorum, ama tümüyle değil. Bana göre sağduyu, bizlerin tek çıkış noktasıdır. Fakat, gerçek bilgiyi bunun üzerine kurmaya çalışmak elbette yanlış olur. Bunun yerine yapmamız gereken, onu eleştirmek ve iyileştirmeye çalışmaktır. Bu yönümle ben, gerçek anlamda bir realistim; maddenin gerçek olduğuna inanıyorum (ve bu madde benim için “gerçek” sözcüğüyle ifade edilen şeydir).
Belki de bu yönden kendimi bir “materyalist” olarak da tanımlayabilirdim;ama ne var ki materyalistler,
a) maddenin, ilke olarak daha fazla açıklanamaz olduğuna inanırlar,
b) maddesel olmayan (immaterial) kuvvet alanlarının gerçekliğini yadsırlar ve
c) ruh ya da bilincin gerçekliğini, daha doğrusu, maddesel olmayan her şeyin gerçekliğini reddederler.
Sağduyunun, hem maddeye hem de ruha yer verdiğini düşünüyorum ve bu bağlamda, burada başka şeylerin de olduğu, insan ruhunun yarattığı eserlerin de burada yer aldığı –bunlar arasında bilimsel buluşları, kuramları ve problemleri sayabiliriz kanısındayım.
Felsefe, asla diğer bilimlerden ayrı bir dal olarak görülmemelidir –görülemez de. Geçmişe  baktığımızda da, aslında tüm Batı bilimlerinin, Yunanlılar’ın evren ve dünya-düzeni hakkında ortaya attıkları felsefi spekülasyonun bir uzantısı olduğunu anlarız.
Tüm insanlar birer filozoftur; çünkü hepsinin, yaşam ve ölüm hakkında şöyle ya da böyle bir fikri vardır. Kimilerine göre yaşam değersizdir, çünkü bir sonu vardır. Fakat onlar, iddialarının tersi düşünüldüğünde yaklaşımlarının aynı biçimde savunulabileceğinin farkında değillerdir: Böyle bir son olmasaydı, yaşamın değeri de olmazdı. Ve onlar, günümüzde yaşamı yitirme tehlikesinin, aslında yaşamın değerini kavramamıza yardımcı olduğunu da görmezden geliyorlar.

HOŞGÖRÜ VE ENTELEKTÜEL SORUMLULUK
Fakat dehşet bu kadarla kalmaz. Her seferinde çocuklar, kadınlar ve erkekler, gözü dönmüş fanatiklerin kurbanı olurlar: Vietnamlı mülteciler; Kamboçya’daki Pol Pot kurbanları, İran’daki devrim kurbanları; Afganistan mültecileri.
Bu akla hayale sığmayan olayları önlemek için ne yapabiliriz? Bunun önüne geçebilir miyiz?
Yanıtım, evettir. Biri şeyler yapabileceğimize inanıyorum.
“Biz” demekle, aydınları kastediyorum; yani düşüncelerle uğraşan, özellikle de okuyan ve de yazan insanları.
Peki neden, biz aydınların yardım edebileceğini düşünüyorum?
Çünkü, asırlar boyu insanlığa en fazla zarar verenler, biz aydınlar olduk. Bir düşünce, öğreti, kuram adına, toplu cinayetler, bizlerin eseri, bizlerin buluşu olmuştur: Aydınların buluşu. İnsanları birbirine düşürmekten –çoğu kez iyi niyetlerle- vazgeçmek bile, bize birçok şey kazandıracaktır. Hiç kimse de bunun olanaksız olduğunu söyleyemez.
On Emir’den en önemlisi: Öldürmemelisin! Bu buyruk hemen hemen etiğin tamamını içerir. Sözgelimi Schopenhauer’in etiği formüle ediş biçimi, bu en önemli buyruğun yalnızca genişletilmiş halidir. Schopenhauer’in etiği, basit, dolaysız ve açıktır. Schopenhauer, kimseyi incitme, herkese elinden geldiğince yardım et, der.
Bağnazlık ve kafirlik düşüncesi bazı ufak tefek bozuk alışkanlıkları içerir. Bunlar, özellikle aydınların karşı koyamadığı ayıplardır: küstahlık, inatçılık, bilgicilik, entelektüel kendini beğenmişlik. Bunlar yalnızca ufak tefek bozuk alışkanlıklardır –vahşet gibi büyük alışkanlıklar değil. Voltaire, “hoşgörü nedir?” diye sorar ve şu yanıtı verir (tümüyle serbest çeviriyorum):
Hoşgörü, hatalı insanlar olabileceğimizi anlamamızı sağlayacak gerekli bir vargıdır: hata, insana hastır ve biz insanlar her zaman hata yaparız.  O halde haydi gelin, karşılıklı akılsızlıklarımızı affedelim. Bu, doğal yasanın ilk koşuludur.
Ulaşmadı hiç kimse, tanrılar ve sözünü ettiğim
Tüm şeyler hakkındaki kesin doğruya, ulaşamaz da.
Açıklayabilse de biri, bu kusursuz doğruyu,
Asla bilemeyecektir: her şey sanılarla dokunmuştur.
Bu dizelerde, yalnızca insan bilgisinin güvenilir olmadığı kuramı değil, daha başka düşünceler de saklıdır: Nesnel doğrunun bir kuramını içerirler. Çünkü  Xenophanes burada, söylediği bir şeyin doğru olabileceğini, ama ne kendisinin ne de başkasının, bunun doğru olduğunu asla bilmeyeceğini anlatmaya çalışır. Bu da, doğrunun nesnel olduğu anlamına gelir: Doğruluk, söylediklerimle olguların örtüşmesidir –ben, bu örtüşmeyi biliyor olayım ya da olmayayım.
Bunun yanı sıra bu dizeler, daha başka çok önemli bir kuramı da ileri sürer: Bilginin nesnel doğruluğu ile öznel kesinliği arasındaki ayrıma işaret eder.
Mükemmel doğruyu açıklasam da, bu doğrudan hiçbir zaman emin olamayacağımı savlar, Çünkü doğrunun hatasız bir ölçütü yoktur: bizler hiçbir zaman ya da neredeyse hiç hata yapmamış olabileceğimiz konusunda tamamen emin olamayız.
Şimdi Xenophanes’in insan bilgisine ilişkin kuramını bir daha özetleyelim:
1)   Bilgimiz önermelerden oluşur.
2)   Önermeler, doğru ya da yanlıştır.
3)   Doğruluk nesneldir. Olgularla önermeler içeriğinin uygunluğudur.
4)   Kusursuz doğruyu açıklayabilsek bile, bunu asla bilemeyiz; daha doğrusu belirgin ve kesini olarak bilemeyiz.
5)   “Bilgi”, kelimenin tam anlamıyla  “kesin bilgi” olduğundan, bilgi diye bir şey yoktur, yalnızca tahmini bilgi vardır. “her şey sanılarla dokunmuştur.”
6)   Fakat tahmini bilgiyle daha iyiye bir adım atmış oluruz.
7)   En iyi bilgi, doğruya daha da yaklaşmak demektir.
8)   Fakat bu, hep tahmini bilgi olarak kalır –yalnızca sanılardan dokunmuş bir örgü
Xenophanes, Domokritos ve Sokrates’in hiçbir şey bilmediklerini söylemeleri elbette doğru; ve bunun farkına varmaları gerçekten de büyük bir bilgelik; araştırıcı bir tutum içine girmeleri daha da büyük bir bilgelik. Bizler –daha doğrusu bilim adamlarımız- hala bir şeylerin peşinde koşan araştırmacılarız. Fakat bugünkü bilim adamları, yalnızca arayan değil, aynı zamanda da bulan insanlardır. Kaldı ki, birçok şey de biliyorlar; hatta o kadar çok şey biliyorlar ki, bu doğabilimsel bilgi artık bir sorun haline gelmiştir. Bu durumda, bilgi felsefesini, hala Sokratesçi bilgisizlik savı üzerinde ciddi olarak yapılandırmak olanaklı olabilir mi?
Bu tepki doğrudur; ama yalnızca şimdi sıralayacağım dört önemli noktayı göz önünde bulundurmamız koşuluyla.
Bir: Doğabilimlerde artık çok şeyin bilindiği doğrudur. Fakat burada sarf edilen “bilgi” sözcüğü, sanırım bilinçsizce, Xenophanes ve Sokrates’in düşündüğü anlamdan tamamen farklı bir anlamda, günümüz konuşma dilindeki anlamıyla kullanılmaktadır. Çünkü gündelik konuşmada “bilgi” derken, hep”kesin bilgiyi” kastederiz. Birinin, “bugünün Salı olduğunu biliyorum, fakat yinede emin değilim (kesin olarak bilmiyorum) demesi, ya kendisiyle çeliştiği ya da cümlesinin sonunda, başta söylediklerini geri aldığı anlamına gelir.
Fakat doğabilimsel bilgi, kesin bilgi değildir. Her zaman değiştirilebilir. Sınanabilir tahminlerden oluşur –en iyi koşulda, fazlasıyla katı sınamalardan geçen, ama yine de sanılardan öteye gitmeyen, tahminlerden.
Bugün çok fazla şey biliyor oluşumuza ilişkin getirmek zorunda olduğum ikinci itirazım şöyle: Doğabilimlerde kazınılan her yeni başarıyla, doğabilimsel bir problemin her bir varsayımsal çözümüyle, çözümsüz problemlerin sayısı arttığı gibi güçlükleri de artar –üstelik, çözümlerinden daha da hızlı artar. Sanırım şunu söyleyebiliriz: Varsayımsal bilgimiz sonlu, bilgisizliğimiz ise sonsuzdur.
Üçüncü saptamama gelince:  “Bilmek” fiilini öznel anlamda yorumlayıp, günümüzde artık Xenophanes ya da Sokrates’ten daha çok şey bildiğimizi söylemek bence yanlış olur. Herkes diğerinden daha fazla değil, daha farklı şeyler bilir. Bizler diğerlerinin yerine, yalnızca başka kuramlar, varsayımlar ya da tahminler getirdi; bunu yaparken de genelde daha iyi olanları seçtik –doğruya yakınlık anlamında daha iyi olanlar.
Sokrates’e haklılığını göstermek için dördüncü bir gerekçe daha: Güncelleşen bilgi, hatalı oldukları saptanan kuramlardan oluşur. Bu durumda güncelleştirilen bilgi, en azından konuşma dilinde kesin bir bilgi değildir.
Entelektüel olmanın eski koşulu şuydu: Yetkin ol! Kendi alanında her şeyi bil!
Yetkinliğin bir kez kabul edildiğinde, meslektaşlarında bu yetkinliğini koruyacaktır; sen de buna karşılık onların yetkinliğini korumak zorunda olacaksın.
Burada sözünü ettiğim bir zamanların etik anlayışı, hatalara asla izin vermez. Hata, mutlak anlamda yasaktır. Bu nedenle hatalar da itiraf edilemez. Bu eski anlayışın hoşgörüsüz olduğun söylememe herhalde gerek yoktur. Zaten entelektüel açıdan hiçbir zaman dürüst de olmadı: yetkinliği korumak uğruna hataların örtbas edilmesine yol açtı; özellikle de tıpta.
İşte bu nedenle yeni bir mesleki etik  anlayışını öneriyorum –bu anlayış özellikle yalnızca doğabilimciler için değil, her kes için geçerlidir.
Tüm hataların önüne geçmek   ya da yalnızca önüne geçilebilir hatalardan kaçınmak olanaksızdır.
Yanlışlarımızdan bir şeyler öğrenmek zorunda olduğumuzdan, başkaları hatalarımıza işaret ettiğinde, hatamızı kabul etmeyi, hatta bunu minnetle karşılamayı da öğrenmeliyiz. Başkalarının yanlışlarına işaret ettiğimizde de, bizlerin de onlar gibi benzer yanlışlar yaptığımızı hep göz önünde bulundurmalıyız; en büyük bilim adamlarının da hata yaptıklarını hiç unutmamalıyız.
Hataların bulunması ve düzeltilmesi konusunda, diğer insanlara, özellikle de farklı ortamlarda yetişmiş ve farklı düşüncelere sahip insanlara gereksinim duyduğumuzu (onların da bize gereksinim duyduklarını) hiç unutmamalıyız. Bu da bizleri hoşgörüye götürecektir.
Özeleştirinin en iyi eleştiri, başkaları tarafından eleştirilmenin de bir gereklilik  olduğunu öğrenmeliyiz. Başkaları tarafından eleştirilmek, neredeyse özeleştiri kader yapıcıdır.
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


Şubat 04, 2011, 04:07:41 ÖS
Yanıtla #2
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9522
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

BATI NEYE İNANIYOR?
Aklın işlevi, eleştirel düşünceye, eleştirel tartışmaya yön vermektir. İşte akıl ya da rasyonalizmden söz ederken kastettiğim tek şey, ancak eleştiriyle-diğerleriyle yürüttüğümüz eleştirel tartışmalarla ve  özeleştiriyle- bir şeyler öğrenebileceğimiz inancıdır. O halde, akılcı ya da rasyonalist diye nitelediğimiz insan, diğerlerinden bir şeyler öğrenmeye hazır olan biridir; söylenenleri öylesine kabul eden değil, tersine düşüncelerini eleştiriye açan ve  de diğer düşünceleri eleştiren insandır. Burada vurgulamaya çalıştığım, “eleştirel tartışma” ifadesidir: gerçek bir akılcı, bilgeliğin kendi ya da başkasının tekelinde olduğuna inanmaz. Fakat yalnızca eleştirele tartışma, bir görüşün birçok yönünü görmemize ve adilce yargılamamıza yardımcı olabilir. Bir rasyonalist, tüm insan ilişkilerinin ancak eleştirel tartışmalarda biçimleneceğini kuşkusuz iddia edemez. Eleştirel yaklaşımın, ancak başkalarını eleştirmekle kazanılabileceğini ve de yalnızca başkalarını eleştirerek özeleştiri yapabileceğini bilir. Eleştirel yaklaşım, en iyi biçimde şöyle ifade edilebilir: Belki sen haklısı, ben de haksızım; eleştirel tartışmanın sonunda kimin haklı olduğunu belirleyemesek de, kendimize, en azından bazı şeyleri daha net görmeyi amaç edinebiliriz. Her ikimiz de birbirimizden bir şeyler öğrenebiliriz; yeter ki niyetimizin, haklıyı ortaya çıkarmak değil, nesnel doğruya biraz daha yaklaşmak olduğunu unutmayalım. Tartışmamızın asıl amacı zaten nesnel doğru değil mi?
Evet, kendimi size bir rasyonalist olarak tanıtırken, rasyonalizmden ne kastettiğimi de böylelikle özetlemiş oldum.
Özgür, kişisel görüşe bu denli değer verilmesi gerektiği düşüncesi, aydınlanma döneminde John Locke’tan alınmış ve geliştirilmiştir. Bu, kuşkusuz, İngiltere ve tüm Avrupa’daki dini savaşların doğrudan sonucudur. Sonuçta da bu savaşlar, dini hoşgörüyü doğurmuştur. Bu hoşgörü, sıkça iddia edildiği (örneğin Arnold Toynbee’nin ileri sürdüğü) gibi, asla olumsuz  bir düşünce olarak değerlendirilemez. Bu dini hoşgörü eğilimi, yalnızca mücadelenin verdiği yorgunluğun ve terör yoluyla aynı dini benimsetmenin olanaklı olamayacağı düşüncesinin bir ifadesi değildir. Tersine, dini hoşgörü, zorla benimsetilen din birliğinin tümüyle anlamsız olduğu biçimindeki olumlu anlayışın bir ürünüdür: Buna göre din, ancak isteyerek kabul edildiğinde anlamlı olabilir. Böylece de, dürüst inanca, bireylere ve onların görüşlerine saygı düşüncesi gelişmiştir. Kısacası bu, Kant’ın (aydınlanmanın en son ve en büyük filozofunun) deyişiyle, insan saygınlığını tanımaya götürmüştür.
Kant’a göre birey saygınlığı, herkese ve inanışlarına saygı göstermekle hayata geçirilir. Kant bu ilkeyi, İngilizler’in haklı olarak “altın kural” olarak adlandırdığı, fakat Almanca da biraz yavan kaçan bir kuralla birleştirmişti: “Başkalarının sana nasıl davranmasını istiyorsan, sen de onlara öyle davran!” Bunu Kant ayrıca, özgürlük düşüncesiyle de bağlantılandırmaya çalışmıştı:
Gerçi düşünce özgürlüğünün tümüyle hiçbir zaman engellenemeyeceği doğrudur, ama büyük bir oranda yine de engellenebilir. Çünkü fikir alışverişinin özgürce yapılmadığı yerde, gerçek anlamda bir düşünce özgürlüğünden de söz edilemez. Düşüncelerimizi sınamak, sağlam olup olmadıklarını saptamak için, başkalarına ihtiyaç duyarız. Eleştirel tartışma, bireyin özgür düşüncesine bir zemin oluşturur.
Fakat bu, siyasi özgürlük olmaksızın, tam anlamıyla bir düşünce özgürlüğünün olanaksız olduğu anlamına gelir. O halde siyasi özgürlük, birey aklının tam ve özgürce kullanılabilmesinin bir ön koşuludur.
Fakat siyasi özgürlük ancak geleneklerle; geleneksel anlamda, onu korumaya, uğruna savaşmaya ve ölmeye hazır oluşlarla korunabilir.
Çünkü, tek bir düşünceye değil, iyi ve kötü birçok düşünceye, tek bir inanç ya da tek bir dine değil, iyi ya da kötü birçoğuna sahip olmaktan gurur duymalıyız. Bunun üstesinden geliyor olmamız, aslında Batı üstünlüğünün bir göstergesidir. Batı’yı tek bir düşünce, tek bir inanç ya da tek bir din altında birleştirmek, bence Batı’nın sonu, kapitülasyonlara, totaliter düşünceye kayıtsız şartsız boyun eğmemiz anlamına gelir.
Sayın Kruşçev’in, bizim Batı’da aslında neye inandığımız biçimindeki sorusuna, İngiltere’nin şimdiki başkanı, ama o tarihlerde daha dışişleri bakanı olan Harold Macmillan’ın verdiği yanıtın üzerinden pek fazla bir zaman geçmiş değildir. Macmillan, Hıristiyanlığa, diye yanıt vermişti. Tarihe baktığımızda, ona hak vermemek kuşkusuz elde değil, Yunan rasyonalizmini bir kenara bırakırsak, Batı düşünce tarihinde, Hıristiyanlığın ve de Hıristiyanlık uğruna yapılmış kavga ve savaşların yarattığı etkiyi asla yadsıyamayız.
Yine de Macmillan’ın yanıtını yanlış buluyorum. Aramızda kuşkusuz iyi Hıristiyanlar vardır. Fakat gerçekten de dürüstçe, Hıristiyan diye niteleyebileceğimiz bir ülke, yönetim ya da siyaset var mıdır? Böyle bir siyaset olabilir mi?
Fakat tüm bu önemli soruların yanında, Karl Marx’tan bu yana tüm Marksistler gibi Kruşçev’in hazırlamış olduğu yanıt daha da önemliydi.
Komünistler şöyle der: “Sizler Hıristiyan değilsiniz ki, Yalnızca kendinizi böyle niteliyorsunuz. Gerçek Hıristiyan, kendini Hıristiyan değil, komünist olarak tanıtan bizleriz. Sözlere, paraya ve zenginliğe taparsınız, oysa bizler, ezilmişler, cefakarlar ve çile çekenler için mücadele veririz.”
Kendimi burada sizleri bir rasyonalist olarak tanıttığım için, rasyonalizmin, yani akıl dininin yarattığı terörün, Hıristiyan, İslam ya da Yahudi fanatizminin estirdiği terörden çok daha vahim sonuçlar doğurduğuna dikkati çekmek boynumun borcudur. Gerçek anlamda akılcı bir toplum düzeni kurmak da olanaksızdır; ve olanaksızı gerçekleştirme çabası, en azından aynı çirkinlikleri yaratacaktır. Robespierre terörü için söyleyebileceğimiz en iyi şey, göreli olarak fazla uzun sürmeyişidir.
Batı’yı, heyecanlandıran bir ideoloji altında birleştirme gereğini ve arzusunu duyan bu iyi niyetli, ateşli insanlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Ateşle oynadıklarının –onları çekenin aslında totaliter düşünce olduğunun- farkında değiller.
Batı’nın görüşlere karşı hoşgörüsünü yadsımış birçok kişi tanıyoruz. Sözgelimi Bernhard Shaw, çağımızın ve uygarlığımızın tüm diğerleri gibi hoşgörüsüz olduğunu sürekli vurgulamıştır. Shaw, boş inançlı doğmamızda yalnızca içeriğin değiştiğini kanıtlamaya çalışmıştı. Ona göre, din doğmasının yerine bilim doğması geçmiştir; bu bilim doğmasına günümüzde karşı çıkmaya cesaret edecek biri olursa, bir zamanlar Giordano Bruno’nun başına geldiği gibi, o da yakılır. Shaw, her ne kadar çevresindekilerin akıllarını düşünceleriyle karıştırmaya çalıştıysa da, başarılı olamamıştır. Ciddiye alınmadığı için, kralın soytarısı gibi, her şeyi söylemesine izin verildiği de doğru değildir. Tam tersine. Belki o, günümüzde çoktan unutuldu; ama bu düşünceler, bugün de birçok kişi tarafından ciddiye alınmaktadır. Özellikle de Batı’nın hoşgörüsüzlüğüne ilişkin söyledikleri, çağdaşlarında büyük etki uyandırmıştı. Bıraktığı izlerin, Giordano Bruno’dan daha fazla olduğundan hiç kuşkum yok. Fakat doksanlı yaşlarda ölümüne neden olan, başarısızlıkları değil, kemik kırılmasının yol açtığı başka bir rahatsızlıktı.
Benim büyük saygı duyduğum Bertrand Russell şöyle der: “Bizler çok zekiyiz –belki de fazla zeki; fakat etik açıdan baktığımızda, yeterince iyi değiliz. Bizlerin şanssızlığı, zekamızın, etik bilincimizden daha hızlı gelişmesidir. İşte bu üstün zekamız sayesinde, atom bombalarını ve hidrojen bombalarını yapabilmişiz; fakat tek başına her şeyi yok eden bir savaştan bizleri koruyabilecek bir dünya devletini kurabilmek için yeterli etik olgunluğa ulaşamamışız.”
Fakat burada, konumuzla doğrudan ilgili olan üç nedene işaret etmek istiyorum. Bunlar, aynı zamanda, Batı’da neye inandığımızı açıkça ortaya koyan nedenlerdir.
Birincisi: Çağımız etik bir inancı yerleştirmiştir; bu, zaten kendiliğinden biri kural olarak ortaya çıkmıştır. Sözünü ettiğim bu kural, herkese yeterli yiyecek olduğu sürece hiç kimsenin aç kalmaması gerektiğidir. Aynı zamanda çağımız, yoksullukla mücadele tesadüflere bırakılmamalı, tersine, herkesin –özellikle de maddi açıdan zengin olanların- üzerine düşen en temel görev olarak algılanmalı biçimindeki ilk kararı benimsemiştir.
İkincisi: Çağımız, herkese elverdiğince iyi bir yaşam fırsatı verme ilkesini benimsemiştir (“equality of opportunity”); başka bir deyişle çağımız, aydınlanma gibi, bilgiyle bağımlılıktan kurtulma ve Pestalozzi gibi, ancak bilgiyle, yoksulluk mücadelesi verilebileceği düşüncesine inanmıştır; ve bu nedenle de, haklı olarak, gerekli yeterliliğe sahip herkese yüksek öğrenim fırsatı tanınması gerektiğine inanır.
Üçüncüsü: Çağımız, kitlelerde yeni gereksinimler ve mal mülk edinme hırsını yaratmıştır. Bunun tehlikeli bir gelişme olduğu kuşkusuz tartışılmaz, ama ancak bu biçimde kitlesel sefaletin önüne geçilebilir: Bu gerçek, 18. ve 19. yüzyıllarda yapılan reformlarla açıkça görülmüştü. O tarihlerde, yoksulluk sorununun, yoksulların işbirliği olmadan çözülemeyeceği, bu işbirliğinin de ilkin, yaşam standartlarının iyileştirilmesi arzusu ve isteğinin yaratılmasıyla sağlanabileceği anlaşılmıştı. 
Çünkü yalnızca bireyin ekonomik hırsı, yoksulluğun azalmasına,  böylece de yoksullukla mücadeleyi devletin asli görevi olarak görmenin anlamsızlığına yardımcı olacaktır. Ancak, insanlara daha iyi bir yaşam düzeyi sağlamakla, yoksulluk sorunu ortadan kaldırılabilecektir –yani yoksulluğu aza indirip, var olan bürokrasiyi daha da fazla artırmadan, gerekli sosyal yardımı sağlayarak.
Bu bağlamda, Batı toplumumuzun ekonomik sisteminde yapılan icraatların önemli bir yeri olduğu kanısındayım. Yoksulluğu aza indirgemeyi başaramazsak, özgürlüğümüzü, sosyal refah devleti bürokrasisinin eline öylesine terk etmiş oluruz.
Platon, mutlak-aristokrat bir devlet biçiminin kuramcısıydı. O, siyaset kuramında en temel sorun  olarak şu soruyu ortaya atmıştı: “Kim yönetmeli?” Devleti kim idare etmeli? Çoğunluk mu, halk mı, kitleler mi, yoksa azınlık mı, seçilmişler mi, elit tabaka mı?
“Kim yönetmeli?” sorusu temel alındağın6da, herhalde mantıklı tek bir yanıt olacaktır: Bilgisizler değil, bilgililer, bilgeler; halk değil, azınlıktaki en iyiler. İşte, Platon’un, en iyilerin egemenliği kuramı –aristokrasi.
Bu Platoncu kuramın en büyük karşıtlarının -Rousseau gibi, büyük demokrasi kuramcılarının-, bu yaklaşımı geçersiz sayacakları yerde kabul etmeleri oldukça ilginçtir. Çünkü demokrasi öğretisinde asıl olan, “kimin yönetmesi ya da kimin iktidar sahibi olması gerektiği” değil, “devletin elinde ne kadar güç olmalıdır?” ya da daha açık ifade edecek olursak: “Yeteneksiz ve hilekar güç sahiplerinin, devlete büyük zarar vermelerini engelleyebilmek için, siyasi düzeni nasıl yapılandırmalıyız?” sorusudur.
Başka bir deyişle, devlet kuramının en temel sorunu, siyasi iktidarın –güç tekelinin ve gücü kötüye kullanmanın- gücü paylaştıran ve denetleyen kurumlarla dizginlenmesidir.
Bizler için yalnızca iki yönetim biçimi vardır: bunlardan biri, yönetilenlere, iktidar sahiplerinden kan dökmeden kurtulma olanağını veren; diğeri de, bunu sağlamayan ya da buna kan dökerek olanak tanıyan sistemlerdir. Bu yönetim biçimlerinden birincisini genelde demokrasi, diğeriniyse dikta rejimi diye nitelendiririz.. Fakat burada önemli olan, sözcükler değil sözcüklerin içerdiği anlamdır.
İşte bizim Batı’daki demokrasi anlayışımız, en az zararlı devlet biçimidir. Demokrasiyi ve Batı’yı kurtaran adam da bunu böyle ifade etmişti. Winston Churchill bir zamanlar “Demokrasi, tüm yönetim biçimlerinin en kötüsüdür” demiş ve şöyle devam etmişti: “elbette gelmiş geçmiş diğer tüm yönetim biçimlerini hesaba katmazsak.”
Demek ki Platon’un, “Kim yönetmeli?” ya da “Kim iktidar sahibi olmalı?” sorusu yanlıştır. Demokrasiye inanmamızın nedeni, demokraside halkın egemen olmasından kaynaklanmıyor. Ne siz ne de ben hakimiz; tam tersine sizler de ben de yönetiliyoruz, hatta bazen hoşumuza gitmeyecek kadar çok Demokrasi bizim için, siyasi muhalefet ve bu nedenle de siyasi özgürlük anlayışıyla uzlaşabilen tek yönetim biçimidir.

Tanrı bizleri, Marksist ideolojiyi öylesine tersyüz eden Marksizm- karşıtlarından korusun: Onu hepimiz gayet iyi tanıyoruz. Komünizm bile, bir zamanlar İtalya, Almanya ve Japonya’da egemen olan ve ancak dünya savaşıyla kanlı bir biçimde ortadan kaldırılabilen Marksizm- karşıtı “elitler” ideolojisinden daha kötü değildir.
Fakat aydınlarımız ve  yarı-aydınlarımız, “Nasıl olur da benim verdiğim oy, sıradan bir çöpçünün verdiği oyla aynı tutulur?”, “Cahil kitleye göre ileriyi daha iyi gören ve bu nedenle büyük siyasi kararlarda daha etkin olabilecek hiç mi seçkin beyin yoktur?” biçimindeki sorularıyla karşımıza çıkarlar.
Buna vereceğim yanıt, aydınların ve yarı-aydınların ne yazık ki her koşulda fazlasıyla etkin olduklarıdır. Kitap ve gazetelerde yazı yazarlar, öğretirler, konferans verirler, tartışmalara katılırlar ve siyasi partilerin üyeleri olarak etkin rol oynarlar. Burada aydının, herhangi bir çöpçüden daha etkin olmasını, doğru bulduğumu asla söylemiyorum. Çünkü iyileri ve bilgelere tanınan   Platoncu egemenlik hakkının, kesin olarak reddedilmesi gerektiği kanısındayım. Akıllılığın ve akılsızlığın kararını kim verecek? Çarmıha gerilenler en bilgeler ve en iyiler –ve aralarında bilge ve iyi olarak kabul görmüşler- değil miydi?
Bilgelik, iyilik, özverili çalışma ve namusluluk yargısını siyasi bir sorun gibi değerlendirerek, siyasi kurumlarımıza bir de bu görevi mi yüklemeliyiz? Elitlik, pratik siyasi bir sorun olarak içinden çıkılmaz bir problemdir. Çünkü elit ve hizip (clique) arasında bir ayrım yapmak olanaksızdır.

BİLİM VE SANATTA YARATICI ÖZELEŞTİRİ
Büyük sanatçıların düşündüğü tek şey genelde eserleriydi. Bu, “Art for art’s sake”, yani “sanat için sanat” anlayışını ortaya koyar. Fakat bu, eser için sanat anlamına gelir. Aynı yaklaşım, büyük doğa araştırmacıları için de geçerlidir. Doğabilim, uygulamalarıyla belirlenir düşüncesi yanlıştır. Ne Planck ne de Einstein, ne Rutherford ne de Bohry, atom kuramının pratikteki uygulamalarını düşünmüşlerdi. Tersine, 1939’a kadar, bu türden uygulamaları olanaksız, bilim-kurgu olarak değerlendirmişlerdi. Onlar, araştırma için araştırmacıydı. Onlar birer fizikçi, daha doğrusu, belki birer kozmologdu; çünkü onlar, Faust’un şu sözlerle dile getirdiği bir arzuyla yanıp tutuşuyorlardı:

Dünyayı bir arada tutan gücün
Ne olduğunu bilmeliyim.

İnsanlığın  bu çok eski düşü, tüm şair ve düşünürlerin düşüdür. Evrenbilimsel spekülasyonlar, eski kültürlerin tümünde yer alır; Homeros’ta, İlias’ta ve Hesiodes’te, Theogonie’de rastlanır.
Bilimin çıkış noktasını şiirsel söylenlerde, kendimizi ve dünyayı açıklamaya çalışan insanoğlunun düşlerinde aramak gerekir. Söylenlerden ortaya çıkan bilim, rasyonel eleştiriyle gelişir; yani doğruluk ve doğru arayışı düşüncesinden esinlenen bir eleştiriyle, Bu eleştirinin temel soruları şunlardır: Bu, doğru olabilir mi? Bu, doğru mu?
İşte böylece ilk savımı ortaya atmış bulunuyorum: Şiir ve bilimin kökeni aynıdır; her ikisi de söylenlere dayanır.
İkinci savım şöyledir: İki türlü eleştiri vardır; birisi estetik edebi, diğeri rasyonel yönlendirilen eleştiri, Bunlardan ilki, bizleri, söylenden şiire, diğeriyse söylenden bilime –daha doğrusu doğabilime- götürür. İlki, kullanılan dilin güzelliğini, ritimdeki enerjiyi, imgelerdeki canlılığı ve parlaklığı, dramatik gerilimi ve inandırıcılığı sorgular.
Bun karşın rasyonel eleştiri, söylensel anlatımın doğru olup olmadığını sorgular; dünyanın gerçekten de Hesiodes’in anlattığı gibi ya da Genesis’te betimlendiği gibi oluşup oluşmadığı ya da oluşabilir olup olmadığını araştırır. Bu soruların ışığında söylenler, evrenbilime, dünya ve çevremizi sorgulayan bilime, doğabilime dönüşür.
Üçüncü savım, bir yandan şiir ve müziğin, diğer yandan da evrenbilim ve doğabilimin ortak kökeninden geriye çok şey kaldığıdır. Tüm şiirsel yazıların söylensel olduğunu ya da tüm bilimlerin yalnızca evrenbilim olduğunu savlamıyorum. Fakat gerek şiirde, gerekse bilimde yaratılan söylenlerin, hala inanılmaz derecede önemli bir rol oynadığı kanısındayım.
Bu üç savı, tarihsel varsayımlar olarak düşünebiliriz. –gerçi Yunan şiiri ve tragedyası için söylenin kökeni neredeyse tartışmasız kabul edilmiştir. Yunan doğa felsefesinin başlangıcına ilişkin araştırmalar için, bu üç sav kendini büyük oranda kanıtlamıştır.
Bilimde gelişmeler vardır. Bunun da nedeni, bilimde bir hedefin olmasıdır. Bilim, doğru arayışıdır ve hedefi bu doğruya yaklaşmaktır. Sanatta da bazen hedefler olabilir ve bu hedefler bir süre için herkesçe benimsendiğinden, bir gelişmeden söz etmek mümkün olabilir.
Her sanatçının bir çıraklık dönemi, hatta Mozart gibi, anlaşılmaz bir dehası vardır. Her sanatçının ya da hemen hemen her sanatçının bir öğretmeni vardır; tüm büyük sanatçılar da, deneyimlerinden ve çalışmalarından yeni  şeyler öğrenir. Ünlü bir şair olan ve Salzburg’ta da iyi tanınan Oscar Wilde, “deneyim, yaptığımız hatalara verdiğimiz bir  addır” der. Büyük fizikçi ve kozmolog Archibald Wheeler da şöyle yazar: “Hatalarımızı elverdiğince çabuk yapmak, bizim görevimizdir.” Burada bir ekleme de ben yapmak istiyorum: Hatalarımızı özellikle ortaya çıkarıp onlardan bir şeyler öğrenmek, bizlerin görevidir.
Çok farklı kişiliğe sahip sanatçı ve yazarlar vardır. Bazıları sanki yanlışları düzeltme yöntemiyle hiç uğraşmamış gibi görünüyor; mükemmel bir eseri, hiçbir ön çalışma yapmadan nasılsa yaratabiliyorlar. Felsefeciler arasında Bertrand Russell bu türden bir dahiydi. En güzel İngilizce yi o kullanıyordu ve el yazmalarının belki yalnızca üç dört sayfasında tek bir sözcük değiştirmişti.
Sanırım Mozart, her ne kadar bazı çalışmalarında bazı düzeltmeler yaptıysa da, ilk saydığım türden insanlar arasında yer alır. Fakat Beethoven, kuşkusuz birçok düzeltmeyle çalışan ikinci gruba aittir.
Sanatta en önemli eleştiri sanatçının yaratıcı özeleştirisiyken, bilimde önemli olan, yalnızca özeleştiri değil, aynı zamanda da ortak çalışmadan doğan eleştiridir: Eğer bir doğabilimci hatayı görmezse ya da –seyrek de olsa- saklamaya çalışırsa, hatası zamanla diğer araştırmacılar tarafından zaten bulunacaktır. Çünkü bilimin yöntemi budur: özeleştiri ve karşılıklı eleştiri. Bu eleştiriyle, kuramın doğru arayışındaki yeterliliği ölçülür. İşte rasyonel eleştiri de budur.

KAYNAKÇA
Daha İyi Bir Dünya Arayışı- Son Otuz Yılın Makaleleri ve Bildirileri/
Karl R. Popper
Özgün  adı: Auf der Suche Nach Einer Besseren Welt-Vortrage und Aufsatze aus dreiBig Jahren
Çeviren İlknur Aka
Baskı İstanbul, Mayıs 2001
3. Baskı İstanbul Mart 2010
YAPI KREDİ YAYINLARI- 1474
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
19 Yanıt
12589 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 23, 2008, 03:03:04 ÖÖ
Gönderen: Fraternis
4 Yanıt
2879 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 09, 2007, 12:30:33 ÖÖ
Gönderen: shemuel
12 Yanıt
5997 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 28, 2008, 02:10:25 ÖS
Gönderen: Santander
1 Yanıt
3343 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 29, 2010, 12:15:08 ÖS
Gönderen: ADAM
3 Yanıt
9075 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 09, 2011, 03:53:13 ÖÖ
Gönderen: MASON
10 Yanıt
12518 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 21, 2013, 12:43:15 ÖS
Gönderen: mengin
2 Yanıt
4708 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2011, 11:08:46 ÖÖ
Gönderen: MASON
2 Yanıt
5707 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2011, 11:37:52 ÖÖ
Gönderen: ceycet
4 Yanıt
24751 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 07, 2011, 08:44:30 ÖS
Gönderen: AQUA
9 Yanıt
10861 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 01, 2014, 11:35:42 ÖÖ
Gönderen: Akuzman